30 Mayıs 2015 Cumartesi

çok küfürlü yazı

     
                                        


Son bir senemi birbirine benzeyen kitapları okumakla geçirdim. Hepsi birbirine benzediği için de kitapları hep yarım bıraktım. Ama aklım o yarım bıraktığım kitaplara takılıyor zaman zaman. Birşeyleri yarım bırakmak iyi değil. Küçükken yemeğimi yarım bıraktığımda "yemeğini yarım bırakma, arkandan ağlar" diye büyükler zorla yedirmeye çalışırdı. Ama bu sözün ne demek olduğunu çok sonra anladım. "Keşke" diyor insan, neyi yarım bırakırsa bıraksın.

Yine vapurdayım yine yazasım var, biraz da küfredesim var. Yarım kalan şeyler de var. Bütün o kitaplarda yazan şey de aynı şeyi söylüyor. "Düşünme, affet gitsin". Bazen affediyorum bazen de olmuyor işte, affedemiyorum. Affedersem kitapları bırakıyorum, affedemesem biraz daha devam ediyorum. 

Aslında affetsem de affetmesem de, genel olarak çok mutluyum. Bu mutlu halimden olsa gerek, bir gün mesela bir vapurda karşılaşmak ve selamlaşmak istemiyor da değilim açıkçası. Vapur fikri güzel olabilir, ne de olsa birlikte hiç vapura binmedik... Şayet, tıpkı bugünkü gibi rüzgarlı ve çok mutlu bir günümde seninle karşılaşırsam, kulağına eğilip önce "seni seviyorum" diye fısıldamak isterim. Sonra ne bileyim sarılabilirim, özlem de var içimde yalan yok. Sonra belki yanağından filan öperim ve diğer kulağına eğilip usulca "Ben seni affettim, sevdim de... Ama lütfen artık bu son olsun, sen de affet... Ve şimdi aç gözlerini de, süzülüp giden şu dalgalar gibi artık bi siktir git" diye fısıldamak isterim. Valla ne güzel olur... Keşke karşılaşsak bi gün...


27 Mayıs 2015 Çarşamba

Herkesin annesi kendine

                                    


Böyle şeyler yazmak istemezdim, hele de annlere, ama beni bu beceriksiz anneler mahvetti... 

Bir bulaşık var üzerimde. Annesini affedememiş ergen, arsız kadınların, adamların bulaşığı... 

Anneleri sevmemiş gibi onları, sanki biraz eksik büyümüşler. 
Bu yüzden hem hoyrat, hem sevgisiz, hem de kıskançlar... 
En kötüsü de farkında değiller. 
Sevmek için çok çabalıyorlar. Ama olmuyor... 

Bir bulaşık üzerimde... Annesine kızgın insanların bulaşığı...
Aslında olan biten ne varsa gülüp geçmem gerek...
Çocukları nasıl hoş görüyorsam onları da hoşgörmem gerek...
Anlamam gerek...
Çünkü gülüşleri bile tam oturmamış, hatta çok çirkin. Sesleri ise henüz ergen. 

O kadar kızgınlar ki adaletsiz dünyalarına, yaşadıklarına. 
Çünkü henüz kalpleri ergen. Beyinleri sivilceli. 

Mutlu olamıyorlar bir türlü...
Gülmeleri, kahkahaları sidik yarışında, gerçek bile değil. 
Ağlasalar rahatlayacakalr ama ağlamaları soğan acısı kıvamında. 
Her yerde sevildiklerini söyleme ve "en çok ben severim" yarışındalar. 
Anneleri sanki aldatmış biraz, terketmiş bazen, sevmemiş, övmemiş, sarılmamış yeterince.

Büyümüşler ama çirkin büyümüşler. 
Biraz imlası bozuk, noktasız, virgülsüz insanlar olmuşlar. 
Oysa; yüklemi ortada gezinen devrik ve ağdalı bir cümlenin öznesi olmaya çalışmışlar...
Ama tek bir cümle bile kurulmamış onlar için. 
Sevgi dolu kelimelerden oluşan cümleler duymamışlar sanırım, söylense de duyamamışlar.
Anneleri yapamamış, becerememiş...

Ne yazik ki, işte ben de bu beceriksiz annelerin devrik çocuklara bulaşmışım... Aslında hiç ama hiç böyle şeyler yazmak istemezdim, hele de annlere... Ama beni bu beceriksiz anneler mahvetti... Eminim onlar da kötü birşey yaptıklarının bile farkında olmayan iyi niyetli insanlardı. Keşke biraz daha sevdiklerini gösterebilselerdi çocuklarına. Ama olmamış işte. Kolay mı herşeyi mükemmel yapabilmek? Değil...
Bu yüzden, affetmek lazım artık anneleri. Başımıza ne gelirse, en derinde onları suçlamaktan vazgeçmek lazım. Artık güzel bir adım atmak lazım, en çok da biraz daha fazla hissetmek için sevildiğimizi. 

Neyse... Anneler affedilir, nasıl olsa zamanla üzerimdeki bu bulaşık da geçer. Benim kalbim yine arınır, yine affeder, yine çok sever... O yüzden annem annem sen sakın üzülme, sen beni çok sev yeter, ben nasıl olsa dengemi bulurum her şekilde, yine arınırım seninle... Sonuçta herkesin annesi kendine...