5 Aralık 2016 Pazartesi

Sırası bozulan cümlem



Son olarak şunu söylemek isterim ki diye başlayan cümlem... Aslında en büyük yanlışım belki de seni hep sona saklamam oldu. Evet biliyorum, sen en vurucu cümlemsin, ne istediğimin tam olarak tanımısın. Seni bu kadar içimde tuttuğum için senden özür dilesem de, belki bu hatayı bir kaç kere daha tekrarlayacağım. Bir balık gibi belki biraz daha sessiz yüzeceğim. Ve öğreneyim diye sen beni hep sürekli bu sınavın ortasında bırakacaksın. Bunun da farkındayım.

Sona sakladığım oysa birinciliği hakeden cümlem! Evet belki de dile gelmesi en zor sensin. Aslında benim istediğim şeyi söylesen de, kabul görmeyeceğin korkusuyla ve kazanılmış yanılgısıyla kazanılmamış şeyleri kaybetme korkusuyla seni boş yere içimde tutuyorum. Oysa şunu da biliyorum ki seni sona sakladığım bazı zamanlarda seni söylememe bile fırsat bulamadım, ne acı ki içimde 
büyüdün defalarca. O yüzden son cümlelerimin birikmişliğiyle gereğinden fazla uzun cümleler kurduğum oldu günlerce. Ama en çok da kendime söyledim uzun cümlelerimi. Kime ne anlattıysam, kendime anlatmış oldum. Yüksek sesle başkasına söylemeye çalıştığım her şey aslında en çok kendime hatırlattığım şeylerdi...

Bu aralar düşünüyorum da ilk cümlem; hisli bir yalnızlık, hissiz iki kişilik kalabalıklardan daha iyiymiş. Bir kaç delinin hatıra defterinde yer almanın sorumluluğunu taşımak ve o delilerden öğrenmeye çalışmak hayatı kendime yaptığım haksızlıkmış. 
Hissiz bir insanı çalkalayarak, tortusu kalmış duygularının yüzeye çıkmasını beklemek, kendi hislerimle yaşamaktan bile daha zormuş. 
Hep birşeyler hissetmiş olmak, düşüncesizlikten daha güzelmiş. 
Yanımdaymış gibi duran yabancıların korkaklığı ve soğukluğunun yerine, içimde soluyan sıcak bir yalnızlık tercih etmek cesurca bir hareketmiş.  

Ve aslında kendime gösterdiğim özendenmiş aslında, etrafımdaki her şeye gösterdiğim özen... 
Bu yüzden işte...
Özen göstermeyen her şeyden sessizce uzaklaşmaya çalışınca anlıyorum ilk cümlem! Seni şöyle bir solukta söylemek gerekiyormuş, sonlara bırakmak çok büyük hataymış aslında...


19 Eylül 2016 Pazartesi

Tecelligah

Tam kapının önünde, etrafında kendi kafesiyle koşan bir kurt varmış. Karanlıkta tek başına olunca görmüyormuş meğerse kafesini. O yüzden arkadaşı tulpar onun bacakları oluyormuş dağa koşarken... 
                                        

Yazdığımla yazmak istediğim arasında bir yerdeyim. Belki de gördüğümle görmek istediğim arasındayım. Tam olarak bilmiyorum, bilmek istiyor muyum onu da bilmiyorum. Bilme eğleminin öğrenme eyleminin peşinden gelen canhıraş bir gölge olduğunu da düşünüyorum bazen. Hatta bildiğimin gerçeğin ta kendisi olma ihtimaline bazen yenik düştüğü kaygılı bir düşünce kayması bile yaşıyorum. Tek gerçek var, matematik diyorum hep içimden, diğer bildiğim ve öğrendiğim her şeyi unutmaya çalışma uğraşısı içindeyim. Hatta bazen unutmakla hatırlamamak arasında bir yerdeyim. Kolayca kendiliğinden olan unutma eyleminin, bazen büyük bir çaba gerektiren hatırlamama eylemine baskın geldiği bir iç savaş içindeyim. Unutamayan hücrelerimin sınır dışı edildiği bir iç savaş. Oysa bana ait hepsi, savaş, zafer, unutmak, hatırlamamak, öğrenmek ve bilmek...

Bir pazarın ortasındayım, bir pazar gününün. Sanki 10 güneş yılı uzaktayım. Bireysel sorunlarımın toplumsal sorunlar karşısında erimeye mahkum olduğu bir dönemin herhangi bir pazarı. Herkesin anlatmaya doyamadığı herhangi bir gün ve anlatılanlar anlatanların yalancısı. Yine öğrendiklerimin kitabını yazacak kadar çok dolmuş olsam da, birkaç cümleye konu edecek kadar bile önemsemiyorum duyduklarımı. Ne bu taraftayım ne o tarafta. Bitsinle bitmesin arasında. Bu benim döngüm, sevmekle sevmemek arasında bir yerdeyim.

Aslında dünya olarak karmaşık haldeyiz. Ben de küçük karmaşık bir nokta. Hatta boy ortalamasının da altında. Hal böyle olunca bu kadar karmaşıklığın arasından sivrilip kendi karmaşıklığımı anlatmaktan utanıyorum.
Çünkü bütün dünyada her anda bir sürü şey oluyor, bir sürü şey değişiyor. Mesela bir gecede iki kıtayı birbirine bağlayan yılların Boğaziçi Köprüsü'nün ismi değişiyor ve biz eski ismi tarihe gömmek ve tarihten silmek arasında bir yerde buluveriyoruz kendimizi.
Bir sürü insan ölüyor, her gün her yerde. Toplu ölümler var bir de. Bir sürü insan ruhu göç ediyor kim bilir nereye. Hayattan sıkılıp intihar edenler var bir de. Dünya ölülerle dolu aslında... Kendi elimde kalan cesetler önemsizleşiyor bir anda.


Belki de hiçbir şeyin adı veya tarifi yok, köprülerin, mekanların, şeylerin, bizlerin ve diğer tüm canlıların. "Adın ne" diye sorulduğunda "Sen ne dersen odur" diyen bir orospu gibi, bu dünya. Orospu deyince küfür gibi değil, tam tersi aslında  memnun etmeye çalışan bir dünya, karşılığında ona verdiğim niyet doğrultusunda. Belki de bu yüzden, hep bunun peşindeyim. Kendi hayalimin. Kendi hayalimi yaşıyorum, konuşmalar, buluşmalar, yorumlar, diğer hayatlar, ilçeler hayali. Hayalimdeki İstanbul bile mesela, sadece hayalimdeki Kadıköy'den ibaret ve bütün Moda sahili hayali...


Moda Sahili, Der Steppenwolf

Bütün dünya ve evren kaotik... Suçlamalar, adaletsizlikler, yargılanmalar, kendini yargılamalar ve bitmek bilmeyen davalar...

Benim davam ise bir intihar vakası. İntihar süsü verilmiş bir cinayet filan değil, tam tersi; cinayet süsü verilmiş bir intihar. Düpedüz bir iftiranın kurbanıyım ve cinayet zanlısıyım. Davanın hakimi, savcısı, şahidi ve sanığı ben, kendimi asmakla affetmek arasında bir yerdeyim.


Aslında sivrisineklerin gözünden bakınca da gerçek bir katilim. Bizzat kendi öldürdüğüm sivrisinekler var, cesetleri evimin duvarlarında ve tavanlarda. Cesetlerin yanında ise bir damla kan lekesi, benim kanımın lekesi. Öldüren ben, kanı akan ben, yargıç, hakim, savcı ben ve kanım yerde kalmasın diye intikam duygusuyla kavrulan ben ve tek görgü tanığı da ben. İntihar edenler, ölenler ve öldürülenler bir tarafta, ben vazgeçtim intiharlardan, kendime ait bazı şeyleri öldürme çabamdan. Hayat basit mi? Belki de basit evet, bir güzel niyetten ve hayalden ibaret. Ve ben niyet etmekle niyetime kavuşmak arasında bir yerdeyim. Kimine göre hayali olanla, benim gerçekliğim arasındaki o ince çizgideyim. Aslında tecelligahın açık kapısının önündeyim. Bir şeyin beni çağırdığını biliyorum. Girmekle girmemek arasında bir yerdeyim.


11 Temmuz 2016 Pazartesi

Cerrahlar Yeşil Giyer

Bir kaç gündür buradayım, bir nöroşirürji ünitesinde. Hastane yani... Başlı başına garip bir yer. Misafirlik biraz uzunsa kayda değer şeyler olmuyor değil hani. Hastalar, bekleyenler, hastalıklar, beklentiler, umutlar, umutsuzluklar, tedirginlikler ve telaşlar içerisinde canın kıymeti biraz daha anlaşılırken, şükranlık duygusu artıyor, isyandan çok.

Bizim de misafirliğimiz başlıyor. Yerleşiyoruz yavaş yavaş. Odamızı, yataklarımızı ve yakınlarımızdaki odaları benimsiyoruz. Koridorlarımızı benimsiyoruz. Bizim gibi diğer misafirlerle hem çekinik hem girişken bakışıyoruz kısa kısa, selamlaşıyoruz. Yavaş yavaş sohbetlere başlıyoruz, derinlerine iniyoruz biraz hayatların. 

Karşı oda, yan oda, koridorun sonundaki oda filan derken, böbreğini kendi oğluna vermek için hevesle, sabırsızlıkla, umutlu ve heyecanla gün sayan bir anneyle tanışıyoruz. %90 uyumluyken, son yapılan testlerde kadının böbrek kanalları dar çıkıyor, bu durumda nakil için biraz daha bekleyip bir test daha yapacaklarını söylüyorlar. Morali bozuluyor haliyle kadının, böbreğini verebilmek için duaya devam ediyor. Heyecanla ve tedirginlikle, oğluyla %100 uyumlanmayı beklemeye başlıyor. İnsan bir acayip oluyor aslında bu durumu gerçekten idrak edince. "Kolay olabilir mi?" diyorum kendi kendime. Böbreğini hiç düşünmeden birine verebilmek? Hem de hevesle ve heyecanla. Kendi hayatı pahasına belki de, kimin hayatını kurtarabilir insan seve seve? Hem de bir saniye bile düşünmeden. Çok önemli bir şey hatırlatıyor bu durum bana bir anda. Aslında gülme geliyor kendi kendime, dalga geçiyorum başkasına kolayca verebildiğim vaatlerime. "Böbrek önemli şey, kalp önemli şey" diyorum. Öyle durup dururken herkese verilecek şeyler değilmiş diye tekrarlatıyor hayat bana. Ne güzel de öğreniyorum...

Çok hasarlı bir cerrahi sosyal yaşam ünitesinin içerisindeyim. Herkeste bir hasar... Aslına bakacak olursak garip bir inziva yeri burası. Uyuştukça uyuşup, yıllardır burada bu hasarlarla yaşıyormuş hissi sarıyor bütün benliğini. Hatta bu yıl bizim misafirimizsiniz deseler itiraz edemeyecek kadar uyuşmuş ve alışmış hissediyorum. Çünkü bakıyorum, değişik bir konfor içindeyiz, güvenli de bir ortam. Aksini düşünmek de nankörlük olur sanki. Hatta hafif tatlı bir otel hizmeti bile var. Sürekli temizleniyor bir kere. Hiç bir iş yapmıyorum mesela. Bütün gün yatabiliyorum, kitap okuyabiliyorum, televizyon izleyebiliyorum, koridorlarda ve internette dilediğimce gezinebiliyorum.Tam pansiyon bir otel gibi de diyebiliriz. Ama her şey dahil değil tabi. Mesela, tuz ve baharat yok, tabi bir de acı biber. Bunların yokluğu biraz tatsız gelse de bir süre sonra hayatımda hiç tuz, baharat ve acı yokmuş gibi hissetmeye bile başlıyorum. Peynirin tuzuyla idare etmeyi öğreniyorum hatta. Acı ise sadece odalarında iyileşmeyi bekleyen hastaların ameliyat acılarından ibaret olmaya başlıyor.

Refakatçi olduğum için arada dışarı da çıkabiliyorum ama tuhaftır ki içerisi dışarıdan daha çekici bile geliyor. Hayatların ve hikayelerin çekiciliğinden olsa gerek. Gerçi refakatçi olmak da ayrı bir sorumluluk. Biraz uzansan kendini suçlu hissediyorsun. Odalarımız sürekli ziyaretçi akınına uğruyor. Oturur pozisyonda, beklemek gerekiyor çoğu zaman. Saatte bir tansiyon ateş ölçmeye gelen hemşireler, ayrıca günde iki kere toplu ziyaret yapıyorlar. Cerrahlar beyaz önlükleriyle tek tek ikili ikili ve toplu olarak sabah öğle akşam kısa süreli uğraklar yapıyorlar, "visit". Hasta bakıcılar ihtiyaç var mı ziyaretlerinin yanı sıra, oda temizleyenler, yemek verenler ve yan odadaki komşular derken insanın yüzü gülüyor gerçekten.

Hastalar ise ya odalarında ya da koridorlarda. Genellikle de, bir zahmet yataklarında yatması gerekiyor - tabi ki pijamalarıyla ve ziyaretçilerini beklemesi gerekiyor. Bu çekici sosyal yaşam ünitesinden ancak radyolojik sebepler ve cerrahi operasyonlar için uzaklaşabiliyorlar.

Evet evet, kendine has bir sosyal yaşam var burada. Cerrahi müdahaleye uğramış veya yeşil giyen cerrahlarını tedirginlikle bekleyen insanlar topluluğu olarak kendi odalarımıza çekilsek de çoğu zaman, kapılarımız birbirimize sonuna kadar hep açık. Komşuluk ilişkileri ve iyi niyet geliştiriyoruz bolca. Çıkar ilişkimiz sıfır ve hepimiz birbirimize sonsuz duacıyız. Aşırı iyi yönümüz bütün saflığı ile cerrahi koridorda elele dolaşıyor yeşil giyen cerrahların arasında. Herkesin ise tek beklediği iyi niyetten ibaret ve cerrahından biraz yeşillik oluyor.

Fark ediyorum ki kendi nörolojik ağrılarım hafifliyor. Uyuşmak iyi geliyor belki de bir yerde. Cerrahlardan birini durdurup, "benim bir kaç sinir ağında sorun var" desem mi diye düşünüyorum. Ama beni sallamaz diyorum kendi kendime. Bir derdin varsa önce soyar, sonra da ameliyat masasına yatırır zaten bu cerrahlar. Yatmak deyince, soymak deyince de öyle pek romantik bir şey değil yani. Sonuçta ameliyathane masasına doğru olunca bu yatış, bütün romantizmi bozuyor ve ciddi bir hal alıyor doğal olarak. Yine de "olsun" diyorum, gidiyorum derdimi anlatmaya... "Benim bazı sinirlerim bozuk benim, onları almanı istiyorum" diyorum cerrahın birine. "Ameliyat masasına yatman lazım, yatarsan bozuk sinirlerini düzeltiriz" diyor. Kendimi ameliyat masasında arkadan bağlamalı ameliyat elbisesinin içinde yarı çıplak hayal ediyorum ama "cık" yani hiç çekici gelmiyor. Ameliyathaneyi düşünüyorum, iç organlarımı hayal ediyorum. Yani ne bileyim... Hoşuma gitmiyor... 
Bir ameliyathanede nesin ki sonuçta? 
Sadece bir hasta! 
İç organların kadarsın hatta, kasın, kemiğin, beynin, akciğerlerin, böbreklerin, kalbin, miden kadar... 
Ve parfümün bir baticon kokusundan ibaret... 
Ve tabi çekicilik yerle bir. 
Hele ameliyat sonrası...
Bir Frankestein!

"Vazgeçiyorum" diyorum cerraha... Hem biraz korkuyorum da... Gerçi niye korkulur ki cerrahtan hiç anlamıyorum, kendimi de anlamıyorum. Cerrah o yani, bir "cellat" mı sanki? Cerrah başka, cellat başka yani değil mi? 
Bilemiyorum, belki de yaşamalıyım bu bozuk sinirlerle. 
Kim bilir, belki de beni ayakta tutuyorlar. Belki de gerçek celladımı hatırlatıyorlar her daim. 
Celladımı unutursam, nasıl koruyabilirim kendimi ondan?

Koridorda yürüyüş yaparken, böbrek nakli için bekleyen genç hasta yanıma geliyor. Bana selam veriyor. Çok şey anlatıyor bana. Cellatları, cerrahları, umutları, umutsuzlukları. Uyumlulukları ve uyumsuzlukları. Sinir sinire nasıl bir bağ kurarsa, işte biz de hayata öyle bağ kurarız, sinir sinire uyumlanabildiği, kardeşlik ettiği sürece yaşayabiliriz, diyor gözleriyle. 

Sonra bir neşter ve bir cerrah görüyorum. O da çok şey anlatıyor. Kesip çıkarmanın iyileştirici tarafını, boşlukların yerine uyumlu bir şeyi yerleştirmenin sihirli gücünü, bir an ölsen ya da uyusan da, yeniden hayata dönebilmeyi...

Uyuşmuş gözlerle dalıyorum uykuma. Biri geliyor rüyama. "Sen kimsin" diyorum? "Bir gün anlayacaksın, bir cerrahım ben, içindekini çekip çıkarmaya ve sana göstermeye geldim, beni uyanınca mutlaka bul" diyor. Yüzünü göremiyorum. "Seni nasıl bulabilirim" diye soruyorum. "Yeşillere bak yeşillere" diyor, "yeşilden tanıyacaksın, cerrahlar yeşil giyer" diyor...
Uyanıyorum, eve dönüyorum. Annemi öpüyorum...



Can Bonomo - Hikayem Bitmedi


28 Nisan 2016 Perşembe

Bedir ile Zilan Yansımaları: Gizli Buzlanma







"Kaç tane rüyadan sağ çıktım, sayısını bilemiyorum. Aslında sadece rüya ama, bazen kafam çok karışıyor, gerçekliği karıştırıyorum. Çok mantıksız olaylar da olsa, hissettirdiği duygu buz gibi, gerçek hayattaki gibi. Ve aynı duyguyla hem rüyada hem gerçek hayatta mücadele etmek. Bu da benim sınavım sanırım... Beni her seferinde aşağı çekmeye çalışan güzel ve güçlü görünen yalancı bir kol... Her uyandığımda, kendime, verdiğim sözü tekrar hatırlatıyorum. Bir daha asla bu yalancı kola girmeyeceğim, bir daha asla bu kolun bana sarılmasına izin vermeyeceğim."

Bedir yine aynı rüyayla uyanmıştı, 31 Aralık sabahı... Çoktan unuttuğu "buz gibi" ama "yakıcı" bir duygu geldi oturdu yanı başına. Bir insanın koluna niye özlem duyulur ki? Yüzde yüz unutmak mümkün değil mi ki? Belki de bazı şeyler öylece kalıyor, unutulmuş gibi oluyor bir süre, ama sonra bir rüya gelip yastığının kenarından uykuna sızıp tekrar hatırlatıyor. Rahatsız edici bir özlem duygusu dolaşıyor hücrelerinde...
Sanki bir şeyler unutmaya izin vermiyor. 
Nedir ki o şeyler? 
Şeyler? 

Düşüncelere daldı Bedir. İçi burkulmuştu biraz, gidip o şarkıyı dinledi tekrar, yıllar sonra...

Bir akşam masası, iki kişiyiz, sen, ben
Gidiyorsun hiçbir şey söylemeden, birden
Kadıköy'de bir yağmurlu bahçeden

Yıllar külleniyor, izi kalıyor aşkın
Yüreğim kurtulsa da yangından, alevden

Yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
Geçmem bir daha Kadıköy'den


Kadıköy'e küsmüştü terk edildiği gün. İlk defa değildi ama, bir başka olmuştu bu ayrılık. Kalbi soğumuştu; hem kendinden, hem de Kadıköy'den. Nasıl olur da bir insan evladı, bütün gün her şey gayet yolundaymış gibi Kadıköy'ün sokaklarında onu seven bir adamla gezip dolaşıp, daha güneş yeni batmış ama hava henüz kararmamışken, yani dükkanların yazısı, insanların yüzü hatırlanacak kadar net okunabilir bir aydınlık hakimken, hem de birden, ayrılmak istediğini, öyle bir kaç cümlenin arasına varla yok gibi sıkıştırıp, onu çok seven adamı, midesine oturan şeye emanet edip terk edebilirdi? Hangi insan evladı kendisini çok seven bir adamı 14 saniyede Kadıköy'den soğutabilirdi ki? 
Yine kabardı duyguları, "İnsanlık dışı" diye yine söylendi Bedir sesli sessiz... 
"Sevgisizlik" diye düşündü... 
Zaten gidebilir miydi ki bir insan çok severken?
Gidemezdi... 
Hem sevilmediğine hem de sevildiğini zannedip 14 saniyede yabancıya dönüşmesine üzülmüştü çok... 
Kime yabancılaşmıştı? Ona mı, kendine mi? Daha da kötüsü en sevdiği yerde, Kadıköy'de vuku bulmuştu bu yabancılaşma hali. Kadıköy'e de yabancılaşmıştı...

2 hafta sonra, bir solukta bütün fotoğrafları silmiş, tüm anıları atmıştı. Neredeyse hiç bir anı kalmamıştı ondan. Ama yine de Bir süre Kadıköy'e gelmek ızdırap olmuş, zorunda olmadıkça sokaklarında dolaşmamış, gidip bir yere kahve, çay içmeye oturmamıştı. Ondan kalan tek bir istiridye kabuğunu da bir kaç ay sonra denizin mavi sularına geri yollamıştı. Herkes nihayetinde ait olduğu yere dönmüştü. İstiridye denize, Bedir ise Kadıköy'e...

Şarkıyı dinleyip, tekrar hatırlayınca olanları, her zaman olduğu gibi Kadıköy'e gelemediği o ızdıraplı günlerine ve aylarına sızlandı...

Bir yıl başı arefesinde, yıllar önce öğrendiği, uzun zaman önce unuttuğunu sandığı bu sızlanma duygusuyla mücadele ediyordu Bedir, yatağında. "İnsan bir kere öğrenince bir duyguyu, unutmuyor galiba, sadece zaman geçtikçe daha az hatırlıyor. Sonra flulaşıyor, grileşiyor duygular, netliğini kaybediyor. Bu duygu karışımı ara ara bir sisli hava gibi çöküyor üstüne. Sisli havadan korunmak için etrafına yeşil ağaçlar dikip, kendi ormanında yaşamaya başlıyorsun." 

Bedir'in de ormanındaki ağaçlardan birisi Zilan'dı aslında. Evet, Zilan yaprak döküp arınan ve her mevsim yeniden doğan ve açan, kökü, gövdesi sağlam bir ağaç gibiydi. Sisli havaların Bedir'in üzerine çökmesini ne de güzel engelliyordu.

Bedir, rahatsız edici bir duyguyla hala yatıyordu, yatağının köşegeninde... Bu köşegen boyunca yatmaya ne kadar da alıştığını düşündü... Kötü bir alışkanlık gibiydi sanki... Yatağının her yeri ona aitti; köşegenler, uzun ve kısa kenarlar... Bir sahiplenmedir gidiyordu. Hipotenüs rahatlığı sarmıştı bütün benliğini, kalbinin etrafını ise bir buzlanma. Bedir'in kalbindeki bu buzlanma tıpkı Ankara'daki gizli buzlanma gibiydi, öyle ki kalbinde yürüyen herkes adeta kayıp düşüyordu...

Çoktan unuttuğunu sandığı, kalbine buz gibi giren bu soğukluktan kurtulmak istedi. Yeni bir yıl gelmişti. Yeni bir yıl, yeni bir hayat başlıyormuş gibi cereyan ediyordu aslında insanlığın beynine. Dünyada bir çok insan, bu başlangıç için güzel dileklerde bulunuyordu hep birlikte. O da, bu toplu olumlamaya dahil olmak istedi. Madem yeni bir yıl, yeni tarihler, yeni mevsimler geliyordu; yenilenmek için, yeni bir yola adım atmak için bundan daha iyi bir gün olamazdı. Hazırlanıp dışarı çıktı. Saat sabahın dokuzuydu. İstanbul'a kar yağıyordu. 

Zilan'ı arayıp onu Kadıköy'e çağırmaya karar verdi. Çünkü bu karların altında ve bu sokaklarda sağlam ve güzel bir ağacın koluna girmeliydi bu akşam. Kalbindeki buzları eritmek ve güzel dilekler dilemek için ise oldukça güzel bir gündü.  


Ezginin Günlüğü - Kadıköy

24 Ocak 2016 Pazar

İstavrit tadında

                                          

Bir istavrit sürüsü bir gün balıkçı ağlarına takılmış. Görece kısa sayılabilecek ömürleri boyunca hafızalarında hiç bir şeyi tutmaya değer görmeyen bu istavrit sürüsü, balıkçı ağlarına takıldıklarında öldüklerini de unutuvermişler. Öldükten sonra ise aynı balıkçının tezgahında kızarmış bir kaç porsiyon tabağın lezzetli lokmaları olabilmek için, taze ve diri bir edayla çırpınmışlar...

Onlar tezgahta hep birlikte diri diri dans ederken iki kişi gelmiş balıkçıya. 2 kilo istavrit istemiş, hem de kızarmış olarak. Balıkçının küreğine tam tamına 2 kilo 160 gram istavrit denk gelmiş. Fazladan küreğe atlayan 160 gramın şanslı istavritleri gülüşmüşler aralarında. 2 kilo 160 gramlık istavrit topluluğu, önce suyla bir güzel temizlenmişler, hafızalarından arınmışlar, sonra da tavadaki kızgın yağda yaklaşık 20 dakika kızarmışlar. Balıkçı onları paketlemiş ve "ablaaaa sizin istavritler hazır" diye bağırmış. Kızarmış  istavritler kapalı paketlerinde sıcak sıcak, bir rakı sofrasına doğru son yolculuklarına için yola çıkmışlar. O gün mutlu bir rakı sofrasının en lezzetli davetlileri olarak, hayatlarını mutlu bir şekilde bitirmişler, ya da ben hep onların öyle hissetmiş olmalarını istemişim hepsi bu. O sofradan ise bana kala kala bir buruk kızarmış istavrit tadı kalmış, gitmemiş tadı damağımdan.

Bu benim sırrımdır - aslında ben o gün payıma düşen istavritleri bitirememişim. Bu bitirememişlik başka bitmemişliklere karışmış birbirini bitirmiş. Bu bitmemişlik benim seçimim olabilir mi ki, belki de ben sadece uyum sağlamışım. Günler geçmiş ve ben bir gün kendimi sudan çıkmış bir istavrit gibi çırpınırken bulmuşum. Aklın kalır derler ya, aklım bitiremediğim istavritlerde kalmış. Çırpına çırpına gelmişim bir Karadeniz kıyısına, üzerimde bir istavrit kokusu. Nihayet kabullenip, atmışsam da kendimi denize, Karadeniz çekmiş içine, suda çırpınmışım bir süre. Tam boğulacakken istavrit tadında bir arkadaş bulmuşum. Elime dokunmuş, yüzüme gülmüş, ben unutmuşum. Karadeniz yukarıda gökyüzüne doğru coşmuş, ben ise derinlere doğru bir istavrit edasıyla yüzmeyi öğrenmişim. Sonunda ise küçük bir istavrit olmuşum ve çok uzaklara, balıkçı ağlarının hiç gelemeyeceği denizin en derinlerine doğru açılmışım...