5 Aralık 2016 Pazartesi

Sırası bozulan cümlem



Son olarak şunu söylemek isterim ki diye başlayan cümlem... Aslında en büyük yanlışım belki de seni hep sona saklamam oldu. Evet biliyorum, sen en vurucu cümlemsin, ne istediğimin tam olarak tanımısın. Seni bu kadar içimde tuttuğum için senden özür dilesem de, belki bu hatayı bir kaç kere daha tekrarlayacağım. Bir balık gibi belki biraz daha sessiz yüzeceğim. Ve öğreneyim diye sen beni hep sürekli bu sınavın ortasında bırakacaksın. Bunun da farkındayım.

Sona sakladığım oysa birinciliği hakeden cümlem! Evet belki de dile gelmesi en zor sensin. Aslında benim istediğim şeyi söylesen de, kabul görmeyeceğin korkusuyla ve kazanılmış yanılgısıyla kazanılmamış şeyleri kaybetme korkusuyla seni boş yere içimde tutuyorum. Oysa şunu da biliyorum ki seni sona sakladığım bazı zamanlarda seni söylememe bile fırsat bulamadım, ne acı ki içimde 
büyüdün defalarca. O yüzden son cümlelerimin birikmişliğiyle gereğinden fazla uzun cümleler kurduğum oldu günlerce. Ama en çok da kendime söyledim uzun cümlelerimi. Kime ne anlattıysam, kendime anlatmış oldum. Yüksek sesle başkasına söylemeye çalıştığım her şey aslında en çok kendime hatırlattığım şeylerdi...

Bu aralar düşünüyorum da ilk cümlem; hisli bir yalnızlık, hissiz iki kişilik kalabalıklardan daha iyiymiş. Bir kaç delinin hatıra defterinde yer almanın sorumluluğunu taşımak ve o delilerden öğrenmeye çalışmak hayatı kendime yaptığım haksızlıkmış. 
Hissiz bir insanı çalkalayarak, tortusu kalmış duygularının yüzeye çıkmasını beklemek, kendi hislerimle yaşamaktan bile daha zormuş. 
Hep birşeyler hissetmiş olmak, düşüncesizlikten daha güzelmiş. 
Yanımdaymış gibi duran yabancıların korkaklığı ve soğukluğunun yerine, içimde soluyan sıcak bir yalnızlık tercih etmek cesurca bir hareketmiş.  

Ve aslında kendime gösterdiğim özendenmiş aslında, etrafımdaki her şeye gösterdiğim özen... 
Bu yüzden işte...
Özen göstermeyen her şeyden sessizce uzaklaşmaya çalışınca anlıyorum ilk cümlem! Seni şöyle bir solukta söylemek gerekiyormuş, sonlara bırakmak çok büyük hataymış aslında...


19 Eylül 2016 Pazartesi

Tecelligah

Tam kapının önünde, etrafında kendi kafesiyle koşan bir kurt varmış. Karanlıkta tek başına olunca görmüyormuş meğerse kafesini. O yüzden arkadaşı tulpar onun bacakları oluyormuş dağa koşarken... 
                                        

Yazdığımla yazmak istediğim arasında bir yerdeyim. Belki de gördüğümle görmek istediğim arasındayım. Tam olarak bilmiyorum, bilmek istiyor muyum onu da bilmiyorum. Bilme eğleminin öğrenme eyleminin peşinden gelen canhıraş bir gölge olduğunu da düşünüyorum bazen. Hatta bildiğimin gerçeğin ta kendisi olma ihtimaline bazen yenik düştüğü kaygılı bir düşünce kayması bile yaşıyorum. Tek gerçek var, matematik diyorum hep içimden, diğer bildiğim ve öğrendiğim her şeyi unutmaya çalışma uğraşısı içindeyim. Hatta bazen unutmakla hatırlamamak arasında bir yerdeyim. Kolayca kendiliğinden olan unutma eyleminin, bazen büyük bir çaba gerektiren hatırlamama eylemine baskın geldiği bir iç savaş içindeyim. Unutamayan hücrelerimin sınır dışı edildiği bir iç savaş. Oysa bana ait hepsi, savaş, zafer, unutmak, hatırlamamak, öğrenmek ve bilmek...

Bir pazarın ortasındayım, bir pazar gününün. Sanki 10 güneş yılı uzaktayım. Bireysel sorunlarımın toplumsal sorunlar karşısında erimeye mahkum olduğu bir dönemin herhangi bir pazarı. Herkesin anlatmaya doyamadığı herhangi bir gün ve anlatılanlar anlatanların yalancısı. Yine öğrendiklerimin kitabını yazacak kadar çok dolmuş olsam da, birkaç cümleye konu edecek kadar bile önemsemiyorum duyduklarımı. Ne bu taraftayım ne o tarafta. Bitsinle bitmesin arasında. Bu benim döngüm, sevmekle sevmemek arasında bir yerdeyim.

Aslında dünya olarak karmaşık haldeyiz. Ben de küçük karmaşık bir nokta. Hatta boy ortalamasının da altında. Hal böyle olunca bu kadar karmaşıklığın arasından sivrilip kendi karmaşıklığımı anlatmaktan utanıyorum.
Çünkü bütün dünyada her anda bir sürü şey oluyor, bir sürü şey değişiyor. Mesela bir gecede iki kıtayı birbirine bağlayan yılların Boğaziçi Köprüsü'nün ismi değişiyor ve biz eski ismi tarihe gömmek ve tarihten silmek arasında bir yerde buluveriyoruz kendimizi.
Bir sürü insan ölüyor, her gün her yerde. Toplu ölümler var bir de. Bir sürü insan ruhu göç ediyor kim bilir nereye. Hayattan sıkılıp intihar edenler var bir de. Dünya ölülerle dolu aslında... Kendi elimde kalan cesetler önemsizleşiyor bir anda.


Belki de hiçbir şeyin adı veya tarifi yok, köprülerin, mekanların, şeylerin, bizlerin ve diğer tüm canlıların. "Adın ne" diye sorulduğunda "Sen ne dersen odur" diyen bir orospu gibi, bu dünya. Orospu deyince küfür gibi değil, tam tersi aslında  memnun etmeye çalışan bir dünya, karşılığında ona verdiğim niyet doğrultusunda. Belki de bu yüzden, hep bunun peşindeyim. Kendi hayalimin. Kendi hayalimi yaşıyorum, konuşmalar, buluşmalar, yorumlar, diğer hayatlar, ilçeler hayali. Hayalimdeki İstanbul bile mesela, sadece hayalimdeki Kadıköy'den ibaret ve bütün Moda sahili hayali...


Moda Sahili, Der Steppenwolf

Bütün dünya ve evren kaotik... Suçlamalar, adaletsizlikler, yargılanmalar, kendini yargılamalar ve bitmek bilmeyen davalar...

Benim davam ise bir intihar vakası. İntihar süsü verilmiş bir cinayet filan değil, tam tersi; cinayet süsü verilmiş bir intihar. Düpedüz bir iftiranın kurbanıyım ve cinayet zanlısıyım. Davanın hakimi, savcısı, şahidi ve sanığı ben, kendimi asmakla affetmek arasında bir yerdeyim.


Aslında sivrisineklerin gözünden bakınca da gerçek bir katilim. Bizzat kendi öldürdüğüm sivrisinekler var, cesetleri evimin duvarlarında ve tavanlarda. Cesetlerin yanında ise bir damla kan lekesi, benim kanımın lekesi. Öldüren ben, kanı akan ben, yargıç, hakim, savcı ben ve kanım yerde kalmasın diye intikam duygusuyla kavrulan ben ve tek görgü tanığı da ben. İntihar edenler, ölenler ve öldürülenler bir tarafta, ben vazgeçtim intiharlardan, kendime ait bazı şeyleri öldürme çabamdan. Hayat basit mi? Belki de basit evet, bir güzel niyetten ve hayalden ibaret. Ve ben niyet etmekle niyetime kavuşmak arasında bir yerdeyim. Kimine göre hayali olanla, benim gerçekliğim arasındaki o ince çizgideyim. Aslında tecelligahın açık kapısının önündeyim. Bir şeyin beni çağırdığını biliyorum. Girmekle girmemek arasında bir yerdeyim.


11 Temmuz 2016 Pazartesi

Cerrahlar Yeşil Giyer

Bir kaç gündür buradayım, bir nöroşirürji ünitesinde. Hastane yani... Başlı başına garip bir yer. Misafirlik biraz uzunsa kayda değer şeyler olmuyor değil hani. Hastalar, bekleyenler, hastalıklar, beklentiler, umutlar, umutsuzluklar, tedirginlikler ve telaşlar içerisinde canın kıymeti biraz daha anlaşılırken, şükranlık duygusu artıyor, isyandan çok.

Bizim de misafirliğimiz başlıyor. Yerleşiyoruz yavaş yavaş. Odamızı, yataklarımızı ve yakınlarımızdaki odaları benimsiyoruz. Koridorlarımızı benimsiyoruz. Bizim gibi diğer misafirlerle hem çekinik hem girişken bakışıyoruz kısa kısa, selamlaşıyoruz. Yavaş yavaş sohbetlere başlıyoruz, derinlerine iniyoruz biraz hayatların. 

Karşı oda, yan oda, koridorun sonundaki oda filan derken, böbreğini kendi oğluna vermek için hevesle, sabırsızlıkla, umutlu ve heyecanla gün sayan bir anneyle tanışıyoruz. %90 uyumluyken, son yapılan testlerde kadının böbrek kanalları dar çıkıyor, bu durumda nakil için biraz daha bekleyip bir test daha yapacaklarını söylüyorlar. Morali bozuluyor haliyle kadının, böbreğini verebilmek için duaya devam ediyor. Heyecanla ve tedirginlikle, oğluyla %100 uyumlanmayı beklemeye başlıyor. İnsan bir acayip oluyor aslında bu durumu gerçekten idrak edince. "Kolay olabilir mi?" diyorum kendi kendime. Böbreğini hiç düşünmeden birine verebilmek? Hem de hevesle ve heyecanla. Kendi hayatı pahasına belki de, kimin hayatını kurtarabilir insan seve seve? Hem de bir saniye bile düşünmeden. Çok önemli bir şey hatırlatıyor bu durum bana bir anda. Aslında gülme geliyor kendi kendime, dalga geçiyorum başkasına kolayca verebildiğim vaatlerime. "Böbrek önemli şey, kalp önemli şey" diyorum. Öyle durup dururken herkese verilecek şeyler değilmiş diye tekrarlatıyor hayat bana. Ne güzel de öğreniyorum...

Çok hasarlı bir cerrahi sosyal yaşam ünitesinin içerisindeyim. Herkeste bir hasar... Aslına bakacak olursak garip bir inziva yeri burası. Uyuştukça uyuşup, yıllardır burada bu hasarlarla yaşıyormuş hissi sarıyor bütün benliğini. Hatta bu yıl bizim misafirimizsiniz deseler itiraz edemeyecek kadar uyuşmuş ve alışmış hissediyorum. Çünkü bakıyorum, değişik bir konfor içindeyiz, güvenli de bir ortam. Aksini düşünmek de nankörlük olur sanki. Hatta hafif tatlı bir otel hizmeti bile var. Sürekli temizleniyor bir kere. Hiç bir iş yapmıyorum mesela. Bütün gün yatabiliyorum, kitap okuyabiliyorum, televizyon izleyebiliyorum, koridorlarda ve internette dilediğimce gezinebiliyorum.Tam pansiyon bir otel gibi de diyebiliriz. Ama her şey dahil değil tabi. Mesela, tuz ve baharat yok, tabi bir de acı biber. Bunların yokluğu biraz tatsız gelse de bir süre sonra hayatımda hiç tuz, baharat ve acı yokmuş gibi hissetmeye bile başlıyorum. Peynirin tuzuyla idare etmeyi öğreniyorum hatta. Acı ise sadece odalarında iyileşmeyi bekleyen hastaların ameliyat acılarından ibaret olmaya başlıyor.

Refakatçi olduğum için arada dışarı da çıkabiliyorum ama tuhaftır ki içerisi dışarıdan daha çekici bile geliyor. Hayatların ve hikayelerin çekiciliğinden olsa gerek. Gerçi refakatçi olmak da ayrı bir sorumluluk. Biraz uzansan kendini suçlu hissediyorsun. Odalarımız sürekli ziyaretçi akınına uğruyor. Oturur pozisyonda, beklemek gerekiyor çoğu zaman. Saatte bir tansiyon ateş ölçmeye gelen hemşireler, ayrıca günde iki kere toplu ziyaret yapıyorlar. Cerrahlar beyaz önlükleriyle tek tek ikili ikili ve toplu olarak sabah öğle akşam kısa süreli uğraklar yapıyorlar, "visit". Hasta bakıcılar ihtiyaç var mı ziyaretlerinin yanı sıra, oda temizleyenler, yemek verenler ve yan odadaki komşular derken insanın yüzü gülüyor gerçekten.

Hastalar ise ya odalarında ya da koridorlarda. Genellikle de, bir zahmet yataklarında yatması gerekiyor - tabi ki pijamalarıyla ve ziyaretçilerini beklemesi gerekiyor. Bu çekici sosyal yaşam ünitesinden ancak radyolojik sebepler ve cerrahi operasyonlar için uzaklaşabiliyorlar.

Evet evet, kendine has bir sosyal yaşam var burada. Cerrahi müdahaleye uğramış veya yeşil giyen cerrahlarını tedirginlikle bekleyen insanlar topluluğu olarak kendi odalarımıza çekilsek de çoğu zaman, kapılarımız birbirimize sonuna kadar hep açık. Komşuluk ilişkileri ve iyi niyet geliştiriyoruz bolca. Çıkar ilişkimiz sıfır ve hepimiz birbirimize sonsuz duacıyız. Aşırı iyi yönümüz bütün saflığı ile cerrahi koridorda elele dolaşıyor yeşil giyen cerrahların arasında. Herkesin ise tek beklediği iyi niyetten ibaret ve cerrahından biraz yeşillik oluyor.

Fark ediyorum ki kendi nörolojik ağrılarım hafifliyor. Uyuşmak iyi geliyor belki de bir yerde. Cerrahlardan birini durdurup, "benim bir kaç sinir ağında sorun var" desem mi diye düşünüyorum. Ama beni sallamaz diyorum kendi kendime. Bir derdin varsa önce soyar, sonra da ameliyat masasına yatırır zaten bu cerrahlar. Yatmak deyince, soymak deyince de öyle pek romantik bir şey değil yani. Sonuçta ameliyathane masasına doğru olunca bu yatış, bütün romantizmi bozuyor ve ciddi bir hal alıyor doğal olarak. Yine de "olsun" diyorum, gidiyorum derdimi anlatmaya... "Benim bazı sinirlerim bozuk benim, onları almanı istiyorum" diyorum cerrahın birine. "Ameliyat masasına yatman lazım, yatarsan bozuk sinirlerini düzeltiriz" diyor. Kendimi ameliyat masasında arkadan bağlamalı ameliyat elbisesinin içinde yarı çıplak hayal ediyorum ama "cık" yani hiç çekici gelmiyor. Ameliyathaneyi düşünüyorum, iç organlarımı hayal ediyorum. Yani ne bileyim... Hoşuma gitmiyor... 
Bir ameliyathanede nesin ki sonuçta? 
Sadece bir hasta! 
İç organların kadarsın hatta, kasın, kemiğin, beynin, akciğerlerin, böbreklerin, kalbin, miden kadar... 
Ve parfümün bir baticon kokusundan ibaret... 
Ve tabi çekicilik yerle bir. 
Hele ameliyat sonrası...
Bir Frankestein!

"Vazgeçiyorum" diyorum cerraha... Hem biraz korkuyorum da... Gerçi niye korkulur ki cerrahtan hiç anlamıyorum, kendimi de anlamıyorum. Cerrah o yani, bir "cellat" mı sanki? Cerrah başka, cellat başka yani değil mi? 
Bilemiyorum, belki de yaşamalıyım bu bozuk sinirlerle. 
Kim bilir, belki de beni ayakta tutuyorlar. Belki de gerçek celladımı hatırlatıyorlar her daim. 
Celladımı unutursam, nasıl koruyabilirim kendimi ondan?

Koridorda yürüyüş yaparken, böbrek nakli için bekleyen genç hasta yanıma geliyor. Bana selam veriyor. Çok şey anlatıyor bana. Cellatları, cerrahları, umutları, umutsuzlukları. Uyumlulukları ve uyumsuzlukları. Sinir sinire nasıl bir bağ kurarsa, işte biz de hayata öyle bağ kurarız, sinir sinire uyumlanabildiği, kardeşlik ettiği sürece yaşayabiliriz, diyor gözleriyle. 

Sonra bir neşter ve bir cerrah görüyorum. O da çok şey anlatıyor. Kesip çıkarmanın iyileştirici tarafını, boşlukların yerine uyumlu bir şeyi yerleştirmenin sihirli gücünü, bir an ölsen ya da uyusan da, yeniden hayata dönebilmeyi...

Uyuşmuş gözlerle dalıyorum uykuma. Biri geliyor rüyama. "Sen kimsin" diyorum? "Bir gün anlayacaksın, bir cerrahım ben, içindekini çekip çıkarmaya ve sana göstermeye geldim, beni uyanınca mutlaka bul" diyor. Yüzünü göremiyorum. "Seni nasıl bulabilirim" diye soruyorum. "Yeşillere bak yeşillere" diyor, "yeşilden tanıyacaksın, cerrahlar yeşil giyer" diyor...
Uyanıyorum, eve dönüyorum. Annemi öpüyorum...



Can Bonomo - Hikayem Bitmedi


28 Nisan 2016 Perşembe

Bedir ile Zilan Yansımaları: Gizli Buzlanma







"Kaç tane rüyadan sağ çıktım, sayısını bilemiyorum. Aslında sadece rüya ama, bazen kafam çok karışıyor, gerçekliği karıştırıyorum. Çok mantıksız olaylar da olsa, hissettirdiği duygu buz gibi, gerçek hayattaki gibi. Ve aynı duyguyla hem rüyada hem gerçek hayatta mücadele etmek. Bu da benim sınavım sanırım... Beni her seferinde aşağı çekmeye çalışan güzel ve güçlü görünen yalancı bir kol... Her uyandığımda, kendime, verdiğim sözü tekrar hatırlatıyorum. Bir daha asla bu yalancı kola girmeyeceğim, bir daha asla bu kolun bana sarılmasına izin vermeyeceğim."

Bedir yine aynı rüyayla uyanmıştı, 31 Aralık sabahı... Çoktan unuttuğu "buz gibi" ama "yakıcı" bir duygu geldi oturdu yanı başına. Bir insanın koluna niye özlem duyulur ki? Yüzde yüz unutmak mümkün değil mi ki? Belki de bazı şeyler öylece kalıyor, unutulmuş gibi oluyor bir süre, ama sonra bir rüya gelip yastığının kenarından uykuna sızıp tekrar hatırlatıyor. Rahatsız edici bir özlem duygusu dolaşıyor hücrelerinde...
Sanki bir şeyler unutmaya izin vermiyor. 
Nedir ki o şeyler? 
Şeyler? 

Düşüncelere daldı Bedir. İçi burkulmuştu biraz, gidip o şarkıyı dinledi tekrar, yıllar sonra...

Bir akşam masası, iki kişiyiz, sen, ben
Gidiyorsun hiçbir şey söylemeden, birden
Kadıköy'de bir yağmurlu bahçeden

Yıllar külleniyor, izi kalıyor aşkın
Yüreğim kurtulsa da yangından, alevden

Yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
Geçmem bir daha Kadıköy'den


Kadıköy'e küsmüştü terk edildiği gün. İlk defa değildi ama, bir başka olmuştu bu ayrılık. Kalbi soğumuştu; hem kendinden, hem de Kadıköy'den. Nasıl olur da bir insan evladı, bütün gün her şey gayet yolundaymış gibi Kadıköy'ün sokaklarında onu seven bir adamla gezip dolaşıp, daha güneş yeni batmış ama hava henüz kararmamışken, yani dükkanların yazısı, insanların yüzü hatırlanacak kadar net okunabilir bir aydınlık hakimken, hem de birden, ayrılmak istediğini, öyle bir kaç cümlenin arasına varla yok gibi sıkıştırıp, onu çok seven adamı, midesine oturan şeye emanet edip terk edebilirdi? Hangi insan evladı kendisini çok seven bir adamı 14 saniyede Kadıköy'den soğutabilirdi ki? 
Yine kabardı duyguları, "İnsanlık dışı" diye yine söylendi Bedir sesli sessiz... 
"Sevgisizlik" diye düşündü... 
Zaten gidebilir miydi ki bir insan çok severken?
Gidemezdi... 
Hem sevilmediğine hem de sevildiğini zannedip 14 saniyede yabancıya dönüşmesine üzülmüştü çok... 
Kime yabancılaşmıştı? Ona mı, kendine mi? Daha da kötüsü en sevdiği yerde, Kadıköy'de vuku bulmuştu bu yabancılaşma hali. Kadıköy'e de yabancılaşmıştı...

2 hafta sonra, bir solukta bütün fotoğrafları silmiş, tüm anıları atmıştı. Neredeyse hiç bir anı kalmamıştı ondan. Ama yine de Bir süre Kadıköy'e gelmek ızdırap olmuş, zorunda olmadıkça sokaklarında dolaşmamış, gidip bir yere kahve, çay içmeye oturmamıştı. Ondan kalan tek bir istiridye kabuğunu da bir kaç ay sonra denizin mavi sularına geri yollamıştı. Herkes nihayetinde ait olduğu yere dönmüştü. İstiridye denize, Bedir ise Kadıköy'e...

Şarkıyı dinleyip, tekrar hatırlayınca olanları, her zaman olduğu gibi Kadıköy'e gelemediği o ızdıraplı günlerine ve aylarına sızlandı...

Bir yıl başı arefesinde, yıllar önce öğrendiği, uzun zaman önce unuttuğunu sandığı bu sızlanma duygusuyla mücadele ediyordu Bedir, yatağında. "İnsan bir kere öğrenince bir duyguyu, unutmuyor galiba, sadece zaman geçtikçe daha az hatırlıyor. Sonra flulaşıyor, grileşiyor duygular, netliğini kaybediyor. Bu duygu karışımı ara ara bir sisli hava gibi çöküyor üstüne. Sisli havadan korunmak için etrafına yeşil ağaçlar dikip, kendi ormanında yaşamaya başlıyorsun." 

Bedir'in de ormanındaki ağaçlardan birisi Zilan'dı aslında. Evet, Zilan yaprak döküp arınan ve her mevsim yeniden doğan ve açan, kökü, gövdesi sağlam bir ağaç gibiydi. Sisli havaların Bedir'in üzerine çökmesini ne de güzel engelliyordu.

Bedir, rahatsız edici bir duyguyla hala yatıyordu, yatağının köşegeninde... Bu köşegen boyunca yatmaya ne kadar da alıştığını düşündü... Kötü bir alışkanlık gibiydi sanki... Yatağının her yeri ona aitti; köşegenler, uzun ve kısa kenarlar... Bir sahiplenmedir gidiyordu. Hipotenüs rahatlığı sarmıştı bütün benliğini, kalbinin etrafını ise bir buzlanma. Bedir'in kalbindeki bu buzlanma tıpkı Ankara'daki gizli buzlanma gibiydi, öyle ki kalbinde yürüyen herkes adeta kayıp düşüyordu...

Çoktan unuttuğunu sandığı, kalbine buz gibi giren bu soğukluktan kurtulmak istedi. Yeni bir yıl gelmişti. Yeni bir yıl, yeni bir hayat başlıyormuş gibi cereyan ediyordu aslında insanlığın beynine. Dünyada bir çok insan, bu başlangıç için güzel dileklerde bulunuyordu hep birlikte. O da, bu toplu olumlamaya dahil olmak istedi. Madem yeni bir yıl, yeni tarihler, yeni mevsimler geliyordu; yenilenmek için, yeni bir yola adım atmak için bundan daha iyi bir gün olamazdı. Hazırlanıp dışarı çıktı. Saat sabahın dokuzuydu. İstanbul'a kar yağıyordu. 

Zilan'ı arayıp onu Kadıköy'e çağırmaya karar verdi. Çünkü bu karların altında ve bu sokaklarda sağlam ve güzel bir ağacın koluna girmeliydi bu akşam. Kalbindeki buzları eritmek ve güzel dilekler dilemek için ise oldukça güzel bir gündü.  


Ezginin Günlüğü - Kadıköy

24 Ocak 2016 Pazar

İstavrit tadında

                                          

Bir istavrit sürüsü bir gün balıkçı ağlarına takılmış. Görece kısa sayılabilecek ömürleri boyunca hafızalarında hiç bir şeyi tutmaya değer görmeyen bu istavrit sürüsü, balıkçı ağlarına takıldıklarında öldüklerini de unutuvermişler. Öldükten sonra ise aynı balıkçının tezgahında kızarmış bir kaç porsiyon tabağın lezzetli lokmaları olabilmek için, taze ve diri bir edayla çırpınmışlar...

Onlar tezgahta hep birlikte diri diri dans ederken iki kişi gelmiş balıkçıya. 2 kilo istavrit istemiş, hem de kızarmış olarak. Balıkçının küreğine tam tamına 2 kilo 160 gram istavrit denk gelmiş. Fazladan küreğe atlayan 160 gramın şanslı istavritleri gülüşmüşler aralarında. 2 kilo 160 gramlık istavrit topluluğu, önce suyla bir güzel temizlenmişler, hafızalarından arınmışlar, sonra da tavadaki kızgın yağda yaklaşık 20 dakika kızarmışlar. Balıkçı onları paketlemiş ve "ablaaaa sizin istavritler hazır" diye bağırmış. Kızarmış  istavritler kapalı paketlerinde sıcak sıcak, bir rakı sofrasına doğru son yolculuklarına için yola çıkmışlar. O gün mutlu bir rakı sofrasının en lezzetli davetlileri olarak, hayatlarını mutlu bir şekilde bitirmişler, ya da ben hep onların öyle hissetmiş olmalarını istemişim hepsi bu. O sofradan ise bana kala kala bir buruk kızarmış istavrit tadı kalmış, gitmemiş tadı damağımdan.

Bu benim sırrımdır - aslında ben o gün payıma düşen istavritleri bitirememişim. Bu bitirememişlik başka bitmemişliklere karışmış birbirini bitirmiş. Bu bitmemişlik benim seçimim olabilir mi ki, belki de ben sadece uyum sağlamışım. Günler geçmiş ve ben bir gün kendimi sudan çıkmış bir istavrit gibi çırpınırken bulmuşum. Aklın kalır derler ya, aklım bitiremediğim istavritlerde kalmış. Çırpına çırpına gelmişim bir Karadeniz kıyısına, üzerimde bir istavrit kokusu. Nihayet kabullenip, atmışsam da kendimi denize, Karadeniz çekmiş içine, suda çırpınmışım bir süre. Tam boğulacakken istavrit tadında bir arkadaş bulmuşum. Elime dokunmuş, yüzüme gülmüş, ben unutmuşum. Karadeniz yukarıda gökyüzüne doğru coşmuş, ben ise derinlere doğru bir istavrit edasıyla yüzmeyi öğrenmişim. Sonunda ise küçük bir istavrit olmuşum ve çok uzaklara, balıkçı ağlarının hiç gelemeyeceği denizin en derinlerine doğru açılmışım...

24 Aralık 2015 Perşembe

Zilan ve Bedir Yansımaları - Mide Bulantısı





Zilan, sabahın erken saatlerinde ezanın yankılı sesiyle uyandı. Kendini iyi hissetmedi. Bu evde ne işi vardı? Basbayağı yabancı bir evdi. Eşyaların kokusu da güzel gelmedi. Midesi bulandı. Günün iyice ağarmasını bekledi ve her şeyin hızlanmaya başladığı, araba seslerinin sessizliği bozduğu bir saatte evden çıktı, arabasına bindi ve öylesine sürmeye başladı. 15-20 dakika kadar sonra kendini Bedir'in evinin kapısının önünde buldu. Sabahın bu erken saatinde, kapıyı çalmadan önce "İyi ki Bedir" var diye düşündü ve sonra da kapının ziline bastı, hem de hiç tereddüt etmeden. Bir dakika geçmeden apartmanın kapısı açıldı.

Bedir her zaman çok erken kalkardı, ama bu kadar erken çalmazdı kapısı. Kendini biraz tedirgin hissetti. Meraklı gözlerle kimin geldiğini beklerken göz ucuyla saatine baktı. Merdivendeki ayak sesleri yaklaştıkça Bedir'deki tedirginlik gülümsemeye dönüşmeye başladı. Gelen Zilan'dı.

Zilan, Bedir'e gülümsedi. Hiç konuşmadan içeri girdi. Naber, ne var ne yokla başlayan, iyilik nolsun senden naber şeklinde devam edip, benden de iyilik valla nolsun diye sonlanan dünyanın en samimiyetsiz selamlaşmasını yapmadılar tabi ki, çünkü onlar çok samimi insanlardı. Bedir Zilan'ın ayakkabılarını ve paltosunu çıkarmasını bekledi, ona "hoş geldin" dedi ve sarıldı.

Zilan'ın belki de en büyük sığınağı Bedir, kendi yalnızlığında yaşayan ya da böyle rahat eden, 38 yaşında, çok daha genç görünümlü, eğlenceli, biraz olgun, biraz da serseri bir adamdı. Kadıköy'ün en dar sokaklarının ve caddelerinin ve hatta Moda'nın en iyi arkadaşı denebilirdi. Lacivert gözlerini Moda'nın lacivert denizinden almıştı sanki. Kendisi bile farkında değildi ama Bedir'in bu lacivert gözleri en çok Moda'dan denize bakarken güzelleşirdi, bir de Zilan'a bakarken.

Zilan, her zaman oturduğu tek kişilik koltuğuna kıvrıldı. Bedir mutfağa gitti, iki Türk kahvesi koydu. Ocağa baktı ve üstünde bir haftadır bekleyen çorba tenceresini fark etti. Tencerenin kapağını açınca gördüğü küflü görüntüden midesi bulandı, neredeyse kusacak gibi oldu. Ama midesini bulandıran şeyin çorbanın bozuk kokusu mu, yoksa bitiremediği yalnızlığı mı, bilemedi. "Yalnızlık böyle basit ve önemsiz işte, içi dolu çorba tenceresinin günlerce beklemesi ve küflenmesi sadece" diye dalga geçti kendi kendine. Yüzünü başka tarafa çevirip, koku almamaya çalışarak, tüm soğukkanlılığıyla çorba tenceresini temizledi. Sonra kahveyi fincanlarıyla buluşturup, Zilan'ın yanına gitti.

Zilan kahveyi aldı, bir yudum içtikten sonra da konuşmaya başladı.

"Bedir, bazen kendimi bir metrekareden biraz daha büyük, yani kıç kadar bir tuvalette klozetin hemen önünde kendimden geçercesine ağlarken buluyorum. Hem de böğüre böğüre ağlarken... Ağlarken midem bulanıyor. Ve öyle çok bulanıyor ki, hiç abartmıyorum ağzımdan çıkıp elime geldiği oluyor midemin. O bir metrekarelik kıç kadar yerden çıkıp, elimde midemle, lavaboya doğru yöneliyorum. Midemi musluğun altına götürüp yıkıyorum bi güzel, hazmedemediklerimi temizleme niyetiyle... O sırada lavaboya gelip gidenler de bakıyor ama anlamıyor elimdekinin midem olduğunu. Ne olduğu hakkında fikir yürütebilen bile olmuyor hatta. Bi elimdekine, bi bana bakıp gidiyorlar. Hiçbir şey sormasınlar diye göz göze de gelmiyorum hiç kimseyle. Şiş gözlerimi saklıyorum, nasıl olsa anlamayacaklarını düşünüp yıkamaya devam ediyorum midemi. Onlara dönüp, "hazım problemim var, ve aslında biraz da hazin" diyemiyorum... Şiş gözlerimi saklıyorum, beni ele vermesinler diye. Midemi biraz sevip geri yerine koyduktan bir kaç dakika sonra rahatlıyorum. Ağla açılırsın dedikleri bu olsa gerek diyorum içimden. Böğürme ve kusma hissi geçiyor... Sonra, gözlerime bakıyorum aynada. Gözlerimin  beni affetmesini bekleyip çıkıyorum tamamiyle tuvaletten."

Bedir gülümsedi. Kendisi iyi bir doktor olmasına rağmen, ona iyi gelecek bir ilacı bulamamış olmanın üzüntüsünü duydu biraz da. Zilan onun için çok önemliydi, sanki kalbindeki en büyük odayı o kapmıştı. İçinden bir parça gibi. Kardeş, arkadaş, sevgili, anne, baba, çocuk, tatil arkadaşı, ev sahibi ve işgalci; yani her şey gibiydi.

Zilan devam etti konuşmaya... Heyecanlı, coşkulu ve eğlenceli halinden bugün eser yoktu.
"Herkes çok konuşuyor Bedir, ben ise bazen konuşulan konulara dahil olamıyorum. Dün gittiğim yemekte tek kelime konuşamadım. Bir mantıktır gidiyordu insanlar arasında, çıkarlarını mantıklı düşünce diye yutturmaya çalışıyor herkes. Hatta kendi kalp sesinden bile utanıyor. Dinlediğim tüm cümleler benden çok uzaktaydı. Yine çok umutsuzlandım. Bir roman kahramanı olduğumu hayal edip yalvarıp durdum yazarıma, iyi bir hayat yazsın diye bana. Sıkılmak çok hadsiz bir duygu belki ama elimde değil. Ama ben o kadar sıkılıyorum ki, iyi bir omuza dayanmadığımı bile bile, devam ediyorum. Temizleyemediğim çamuru başka lekeyle kapatıyorum. Bana hep doğruyu fısıldayan kalbimin sesini dinlemeyi unutuyorum bazen ve onu dinlemediğim işte bu zamanlarda kendime ve zamanıma ihanet etmişim gibi geliyor. Daha da kötüsü Bedir, sürekli yanlış yerlerde uyanıyorum. Ve uyandığımda yine midem bulanıyor."

Zilan bütün ağırlığıyla devam ederken. Bedir, onun elini tutmak istedi ama vazgeçti. İçi hafiften cız edip yanmıştı bile çoktan, ama bu yanmaya da bir anlam veremedi. Aklından kendi ihanetleri geçti. Aldatan olmak, aldatılan olmaktan çok daha ağır diye düşündü... Onun da midesi bulandı.

Dışarı baktı kar yağıyordu, bir taraftan da gözünün içine içine giren kış güneşi yükselmeye başlamıştı. Görünenle hissedilen farklıydı, kendine benzetti. Tıpkı dışardaki hava gibi; Bedir'in de kalbi başka atardı, kendi başka yaşardı. Hayatında tek temiz kalan Zilan'la olan bu saf(tirik) ilişkisiydi. Bu saflığı da kaybetmekten çok korktuğu için, Zilan'ın hayatına tam da dokunamıyordu.

Sonra Zilan'a dönüp dedi ki "bak napalım biliyo musun? Dışarda kar başlamış, evden çıkalım, bahariyeye doğru yürüyelim. Sana, o çok sevdiğim dükkandan yılbaşı süsleri filan alalım. Kahvaltı yapalım. Vapura binelim, soğukta dışarıda oturalım. Beşiktaş'a gidip, boş boş gezelim. Bi yerde oturup kahve sigara yapalım. Sonra akşama dönelim Kadıköy'e. Acıkalım delice. Bu arada senin miden de iyice temizlenmiş olur belkş. Güzel bi yemek yiyelim, hatta sen seversin, bi iki şişe şarap içelim, sigara eşliğinde. Sonra çıkalım yürüyelim soğukta. Yürürken iyice sarhoş olalım. Susalım hiç konuşmayalım. Bugünlük ikimiz de kusmayalım."


Zilan ne diyeceğini bilemedi önce, sonra kalbinin sesini dinledi ve evine geri döndü. "Bugün değil" dedi, kalbi ona "bugün değil" dedi. Mide bulantısı henüz geçmemişti, eve girer girmez tuvalete gitti ve kustu.



22 Ekim 2015 Perşembe

Kadıköy'de iki ben






"Söyleyeceklerim var" dedi aylar sonra.


"Tamam" dedim, merak da ettim ne diyeceğini.
Buluştuk Kadıköy'de.
Ben en çok Kadıköy'ü sevdiğim için orayı istedim.
Anlatmaya başladı durumunu, biraz da ağlamaklı.
Pişmandı galiba çok anlamıyordum.

Belki de önemli değildi pişmanlığı. 
Hiç bir şey hissedemiyordum.
Sanırım artık iyice dışında kalmıştım.

Çünkü gözlerinin rengini unutmuşum resmen.
Yüzündeki hiç bir detayı hatırlamadığımı fark ettim.
Tanıdık hiç bir koku yoktu...
Beni sevmiş miydi onu bile tam hatırlamıyordum.

Biz yürüyorduk...
Ve yan yana 
Ve aylardan sonra...

Sonra bir Honda geçti yanımızdan.
"İstanbul'da çok az Honda var sanki, oysa Ankara'da çoktur" dedim.
Suratını astı, onunla ilgilenmediğim için sanırım.
Ama hangi hakla?
Sanki benimle her ilgilendiğinde, onunla ilgilenmek zorundaymışım gibi.

Neyse ben yine de bozmadım. 
Dikkatlice dinliyordum söylediklerini.
Aslında bazen kafam yanımdan geçen arabalara da takılmıyor değildi.
İnanıyordum biraz biraz anlattıklarına,
Günler geçmiş, ama özlemek canını acıtmış.
Dinliyordum kayıtsızca.
İçimden geçen binlerce küfür susturuyordu sesimi aslında.
Konuşmak istemiyordum.
O, bir şeyler söyleyeyim diye galiba yüzüme baktı.
Şaşkınlık içerisinde bile değildim. 
Bu sahneyi daha önce ben yazmıştım sanki. 
Biliyordum, bugünü...

Bir süre daha konuşamadım, söylediklerini sindirmeye çalıştım. 
O sırada barlar sokağından geçip Moda Caddesi'ne doğru çoktan yönelmiştik. 
Birden canım sigara istedi ama yanımda hiç sigara yoktu.
"Sigara içmek istiyorum" dedim. 
Sanki beni düşünürcesine "içmesen" dedi.
Ciğerlerime üzülüyormuş gibi baktı. 
"Salak" dedim.
Ama içimden. 
Benim iyiliğimi mi düşünüyormuş? 
Ne kadar da çok "etkilendim".

İnsan bazen bilemiyor, esas ciğerlerini ne kirletir, nefesini ne daraltır ve kendisini kim hasta eder?
Ama eminim, sigaranın bana kendisi kadar zararı olmamıştır. 
Biraz sırıttım ve yüzüne baktım
"Bence sen sigaradan daha fazla yıkıcı ve yok edici bir zehir taşıyorsun" dedim.
Tam konuşmaya devam ediyordum ki yanımdan bir Honda daha geçti.
Bakakaldım. 
06 plaka bir Honda.
Ona da işaret ettim. "Bak bu Honda da Ankaralı" dedim.
Fena bozulmuş olacak ki, konuya dönebilmem için tekel dükkanını gösterdi. 
Burdan al sigaranı dedi.
Hemen gittim aldım.
Yürümeye devam ettik. 
Pek hoşuma gitmese de sigara yaktım yolda yürürken.
Belki de inatlaşmış olmak için onunla.
Moda caddesinin sonuna gelmek üzereydik, tarihi iskelenin yoluna doğru yöneldik.
Bi kere gelmiştik biz onla buraya...
Ne zamandı hatırlamıyorum.

Yürüyorduk, aylardan ekimdi, hava ise bahar kadar sıcaktı.
Ve aylardır gelmesini beklediğim insan bütünüyle bir yabancıydı. 
Öyle yabancıydı ki tek bir hücresi bile tanıdık değildi. 
Elimi tutmak ister gibi elini elime dokundurdu.
Bir yabancı eliydi sanki.
Hava sıcaktı, ama elim buz gibi oldu.
Elimi çektim hemen, cebime soktum. 
Yüzüne ise hiç bakamıyordum, içinde hapsettiği küçük çocuğu filan görmek istemedim. 
Çünkü denemiştim ben. 
Onun içindeki çocuğa çok bakmıştım, onu çok sevmiştim. 
Oysa o benim içimdeki çocuğu felç etmişti.
Ve bana sigara içme diyordu 
Bakmadan konuşacaktım. 
Sanırım gözlerimin en büyük imtihanıydı görüp de ona bakmamak...

Yürümeye devam ettik. 
Bir süre konuşmadık... 
Aslında söyleyecek çok şeyim vardı, söylemek istediğim kişi de avuçlarımın arasındaydı, 
ama sanki artık hiç önemi kalmamıştı.

Nasılsın? dedi. 
Aylar sonra benim nasıl olduğumu merak edecek ne olmuştu ki? 
"Sanane" demek istedim, ama iyiydim ve "çok iyiyim" dedim.
"Ben iyi değilim" dedi.
Tarihi Moda iskelesinin oradaydık.
Burda birini öpmüştüm, güzeldi dedim içimden.
Sonra diğer öptüğüm adamlar geldi aklıma.
İyi ki öpmüşüm dedim, içimden yine.
Biraz denize baktık.
Beni çok özlediğini söyledi ve "geri dön" dedi. "Lütfen" diye de ekledi.
Sonra tatlı bir rüzgar esti, en sevdiğimden.
Saçlarım filan havalandı.
Deniz kokusu geldi ama onun kokusu gelmedi.
Aklıma bazı şarkılar geldi...


Yüzüne baktım.
"Kahve içelim mi" dedim. 
Umutsuzca ve mutsuzca "tamam" dedi ve yukarı doğru yürümeye başladık. 
Yolun sonuna geliyorduk ki, birden dengem bozuldu. 
Başım dönüyor sandım. Etrafımızdaki insanlar durmaya başladı.
Sanırım deprem oluyordu.
Ama kargaşa yoktu, herkes duruyordu.

Tam o sırada sağ taraftan hızlıca gelen bir bisikletliye soldan gelen bir araba çarptı. 
Sanki bisikletli arabanın önüne kendini bile bile atmıştı. 
İntihar gibiydi.
Bisikletin üzerindeki adam arabanın önünde 1 metre kadar sürüklendi.
Arabaya baktım 06 plaka bir honda. Ürperdim. 
Koşarak bisikletlinin yanına gittim.
Yüzüne bakmamla kendimi geriye doğru fırlatmam bir oldu. 
Çığlığı bastım sanırım.
Kendimi bedenimden ayrılmış ve başka bir bedene geçmiş gibi hissettim. 
Çünkü yerde kanlar içinde yatan bisikletli de oydu.
Az önce yanımdaki aynı kişi. Bana en son "geri dön", "lütfen" diyen kişi.
Arkama döndüm baktım emin olmak için, ama o yoktu.
Evet, tam da yerde yatıyordu o.
Ama bisiklet? 
Herşey nasıl birden değişmişti?
Aklım öylesine karışmıştı ki, kafamı kaldırıp Moda Caddesi'ne doğru baktığımda kendimi ve onu yürürken gördüm. 
Ben onunla yürüyordum orda.
Hatta gülümsüyordum, o bana bakıyordu. 

Oysa burda durum çok farklıydı. 
Kalbim çok hızlı atıyordu.
Ben ona bakıyordum, o kanlar içindeydi.
O da hafifçe gözünü aralamış, bana bakıyordu.
Aylar sonra.

Ama üzülmeye başladım, öleceğine.
Beni sevmenin tadına varamayacağına üzülüyordum. 
Saçlarımı koklayamayacağı için ona üzülüyordum.
Çünkü ayrılıyordu artık. 
Gerçekten ayrılıyordu, ve çok üzgündü.

Sonra anladım. 
Ben aslında onun ölümünü seçmiştim.  
Çünkü, beni sonsuzluğumda unutsun istemiştim.
Ve bir daha bu tuzağa düşmem demiştim.

Moda Caddesi'nde yürüyen az önceki benle ona baktım.
Her şey gizemiyle başka bir yere kaymıştı.
Onlar, sonrasında ne konuştular, ne anlattılar, nasıl güldüler, mutlu oldular mı hiç ama hiç öğrenemedim...
O hikaye öylece orda yürümeye devam etti.

Burda ise o ölüyordu.
Ben ise bir şarkı mırıldanıyordum.
Sözler çıkarken ağzımdan, içimden bir ağırlık kalkıyordu:

Unut beni sonsuzluğumda
Bir daha düşmem yok o tuzağa
Ruhumu vermem avuçlarımda 
Parçalarsın...








7 Ekim 2015 Çarşamba

C'est la vie


Şarabımı açtım ve sigaramı yaktım. C'est la vie!
Gelmişine geçmişine de... Sansürlemeden yazmak istiyorum ama neyse küfür yok!

Ama içimden de küfür ediyorum bolca. Hayatın efendice kısmını çoktan bir kenara attım zaten. Kafam da biraz güzel. Kime çok kırıldım, unutmuş bile olabilirim. Zaten çok güzel şeyler var aklımda, güzel anılar. Yelkenliler filan var mesela. Çok güzel bir aşk var... Eee tabi ki bu yüzden, ne zaman o yelkenlinin adında birini görsem dönüp bakıyorum, sırf adı onunla aynı diye sevebiliyorum bile...Ki sevmişliğim var...

Kafam biraz renkli, biraz sıcak, biraz da soğuk. Hiç bir şeye alışmak istemiyorum sanırım. Ne yaza, ne kışa, ne de bahara... Uzun bir yolculuktan geldim zaten. Sürekli değişen yollar... Yaban domuzlarından korkup kaçarken girdiğim çatallı yollar. Keşke bir yelkenli olsa da beni kurtarsa, alıp götürse dediğim yollar... Ama artık biliyorum, kendimden başka kimsenin beni bu yaban domuzlarından koruyamayacağını çok iyi biliyorum.

İnsan bilmediği şeyden biraz korkmalıymış... Daha da mühim olan şu ki, korkmam gerektiğini bilmediğim gibi, ne kadar korkmam gerektiğini de bilmiyormuşum. Belki de ben bu yüzden fazla saldırıya uğradım. Belki de bu yüzden kalbim fazla kırıldı. İçimde kalp kırıklarını onarmaya çalışan kişi vır vır konuşuyor da bazen, off sanırım hep aynı şeyi düşünüyor. Aslında o şey, kişi artık bir insan bile değil. Sembolik bir ağrı sadece. Onun ismi sadece bir hastalık ismi gibi. O yüzdendir ki ne zaman onun adında birini görsem, başka yöne dönüp bakıyorum, kalbim acıyor, sırf adı onunla aynı diye korkudan titreyebiliyorum bile. Ki titremişliğim var...

Oysa içimde deli dolu yaşamaya başlayan kişi susmak istiyor. Anlatmak istemiyor olanları, gelmişine geçmişine diye basıyor küfürü sadece, şarkı filan söylüyor bolca. Bir taraftan sürekli hayaller kuruyor, bir taraftan da mevcut dünyanın düzenine uygun hareket etmeye olabildiğince gayret ediyor. "C'est la vie" diyor.

Ben de ona uyuyorum artık. Bıraktım her şeyi akışına. Hiç kimseye, hiç bir şeye müdahale etmek istemiyorum. Bi yerde bana ne ki diğerlerinin tercihlerinden? Artık böyleyim diyorum, belki de içimde her türlüsü var. Ne gerek var zaten, sabit olmak, tutarlı olmak filan da istemiyorum. Şehirden şehire giden, gönülden gönüle geçen ve göz açıp kapayıncaya kadar kaybolan anıların arasında sadece uçmak istiyorum. Yani, yere iner miyim, inmek ister miyim hiç bilmiyorum? O yüzden, artık birine seviyorum demek için de hiç ama hiç acele etmiyorum. Sonuçta sevgisi bokuna karışmış bir sürü yaban domuzu var etrafta. Bir yaban domuzu geliyor, diğer bir yaban domuzundan korumaya çalışıyor... Gülüyorum sadece.

Aman neyse... Çok şükür ki artık bağlanma problemi olan normal bir insan gibi yaşıyorum!

Off ya, yine de erkek olsam ne güzel küfrederdim valla... Ama napçaksın işte, kadın kısmının ağzına yakışmıyor ki içimden geçen küfürler. Hele de benim gibi "naif" bir insana... Yok olmaz yani, ayıp olur... O yüzden biraz sansürlüyorum kendimi, C'est la vie deyip geçiyorum.

26 Eylül 2015 Cumartesi

Eylem: yürüyordum

Kadıköy'deydim. Yürüyordum, ilk defa aramadım. Sanki çok zaman geçmiş gibi. Ben sanki buralıyım gibi. Her şey bana tanıdık, ama nihayet bazı şeyler yabancı. Aslında yabancılaşmak da yakınlaşmak kadar rahatlatıcı. Özgürüm hatta! 

Yürümek ne kadar güzel bir eylem, insanlara baka baka!

Olan bitene yabancılaşıyorum. Bu da güzel bir eylem! Bu hayatta kaç yanlış bir doğruyu götürür bilmiyorum ama, şu içimdeki yalan dolan bir "doğruyu" aklımdan silip götüren tüm yanlışları seviyorum. Yanlış yapmak ne güzel bir eylem... Sonra da ardından nazikçe kapıyı kapatıyorum. Yürüyorum yani... Neyse ki Kadıköy bir tek şey dışında bana hiç kimseyi ve hiç birşeyi hatırlatmıyor. Öylesine bana ait ki. Bir kıza bakarak "o ayakkabılarla ben tek başıma yürüyemem, ama o olsa yanımda her şeyle yürürüm" demiştim. Belli ki sızım ayaklarımdaydı. Ama unuttum. Unutmak ne güzel bir eylem!

Ve her yerde yürüyordum. Daha iyi anlıyordum. Anlamak ne güzel bir eylem! Kadıköy'deydim. Sızı yoktu. Yanlış ya da doğru yoktu. Yürüyordum yani...

8 Ağustos 2015 Cumartesi

Kavak Yelleri

Hayat hep oyunlar kuruyor bence...

Metrodayım. Burası çok sıcak. Trenin gelmesine 1 dakika kala rüzgarı da geliyor. Hasret kaldığım bir rüzgar esiyor sanki. En sevdiğim şey oluyor. Saçlarım havalanıyor. 

Bütün kalp kırıklıklarım bir bir onarılıyor sanki. Trene biniyorum, bir sürü insan var. Herkes bana çok garip bakıyor. Tanımadığım bu kadar insanla aynı saatte metroda buluşmamızın bir amacı var mı acaba düşünüyorum. Ya da daha önce karşılaştığım diğer insanlarla. Çoğuna bakıyorum dikkatlice. Bi hikaye bulmaya çalışıyorum. Pek çıkartamıyorum. Bence metrolar çok sıkıcı ve havasız. Burası esmiyor. İnmek istiyorum.
Neyse ki az kaldı. Birazdan metrodan inip kadıköyden modaya doğru heycanlı ve eğlenceli bir yürüyüş yapıcam. Buluşmamızın amacını düşünücem. Her zamanki gibi güzel bir düş kurucam. Bence modada güzel bir esinti olacak. Mesela kavak yelleri esecek. Saçlarım havalanacak.

Havasız kalmayı unutucam...