24 Nisan 2015 Cuma

Bir cinayet efsanesi!


                    

Burası cinayet mahali! Efsaneye göre katil tam da burdan hem de hiç gözlerine bakmadan iteklemiş kurbanını uçuruma ve intihar süsü vermiş onun gözlerine. Kurban ise önce aşağı doğru inerken mutluluktan uçtuğunu sanmış, yazık ki farketmemiş bile öldüğünü, taa ki bir ceset gibi kokana kadar. Ağlamış tabi sonra, bir ceset ne kadar ağlayabilirse. Ama kimse duymamış. Sonra denizin dalgasına kaptırmış kendini, çok derinlere inmiş, kapamış gözlerini ve orda öylece beklemeye başlamış balık olarak yeniden doğmayı. Katil onun hep öldüğünü sanmış ama yine de bir daha hiç denize girememiş. Yüzyıllarca balıklardan korkarak yaşamış. En uzun yaşayan katil demişler ona. 
Yine efsaneye göre birgün rüyasında bir balık ona "katiller de sever mi" diye sormuş o da "hayır, katiller sevemez, onlar sadece korkar" demiş.

13 Nisan 2015 Pazartesi

Paralel İstanbul şehir hatları



Sıradan bir vapur hattında Eminönü'nden Kadıköy'e doğru gidiyorum ve elbette "çok şükür" diyorum içimden böyle huzurlu bir yolculuğa! Nispeten mutluyum, denize ve hatta bütün gün Balat'ın viran olmuş cumbalı evlerine hayranlıkla bakabildiğimi hissediyorum, hem de çok fazla şey düşünmeden. "Biraz hüzünlendim" diyorum "çok az" ama o da Balat'ın kendi havasından sadece.

Vapurun üst katındayım, açık havadayım. Denize filan da bakıp hayal kurabiliyorum. Aşırı mabel matize de bağlamışım kendimi. Arka arkaya dinliyorum. "Bir zeytin dalı, bir çift göz yeter, doydum"

Şu an oturduğum yerin biraz uzağındaki iki kişilik boş koltuk gözüme çarpıyor. Bu dünyada ve şimdiki zamanda boş iki kişilik öylesine önemsiz bir koltuk. Aklıma geliyor işte durup dururken. Düşünmeden duramıyorum yine. Hem bu aralar çok da moda oldu, paralel evren hikayeleri... Ben de kendime bir paralel evren hayali kuruyorum hemen. Hatta hayal değil eminim gayet, biz de, yani biz derken ikimiz* paralel sonsuz evrenlerin birinde veya belki de bir kaçında orada oturuyoruz. Üstüne üstlük bu dünyada ve şimdilerde olduğumuz gibi düşman da değiliz. Ve o kadar güzel seviyoruz ki diğer paralel evrenleri bile düşünmüyoruz, hatta paralel evrenlerin sonsuz varlığına ihtiyaç bile duymuyoruz.

Denizdeki dalgalar da fizik kurallarına uygun hareket ediyor. Ama ben komşu evrendeki dalgaları merak ediyorum yine durup dururken. (Aslında durup dururken de diyemem, hep böyle yaşıyorum.) Sonra, yan evrende, bu iki kişilik koltukta otururken dalgalar üzerinde yarattığımız farklı etkileri düşünüyorum. Oysa yandaki evrende bunların hiç biri aklıma bile gelmiyor. Tek bir şey düşünüyorum çünkü, hatta birlikte düşünüyoruz, ikimizi*...

Ve o kadar paralel ki her şey, bizim vapur başka bir vapurun yanına, tam olarak da ona paralel bir şekilde duruyor. Önce bizim vapurdan yan vapura geçiyoruz hep birlikte. Yan vapurdan da iskeleye geçiyoruz. İlk defa vapurdan böyle iniyorum aslında. Paralel evrene sıçramış gibiyim. Sonra yürürken birden "ikimiz"i görüyorum karşımda, ya da gördüğümü sanıyorum. Paralel evrenin paralel vapurundan bir yansıma belki sadece... Paralel evrenleri düşünürken, paralel vapurlardan geçerek iskeleye indiğim için belki de, şaşkınım biraz. Bu yüzden belki de ikimizi* gördüğümü sanıyorum. Belki de öylesine şizofrenik bir hayale kaptırıyorum yine kendimi, bilemiyorum tam. Belki de ne şimdilerde, ne de geçmiş zamanlarda, ne yan vapurda ne paralel evrende ne de gelecekte biz zaten hiç olmadık. Belki de ben sadece var "sanıyorum" ikimiz diye bir ikilik. Kim bilir?

*ikimiz: sen ve ben, biz, iki yarım, doğu-batı belki de gece gündüz,

2 Nisan 2015 Perşembe

Sayısal merak

                          

Söylemek istemiyorum kaç gün olduğunu, saymak da istemiyorum. Saymış olup, aklımda tutmak da. Bugünlerde bu sayma sayılarıyla aram bozuk zaten. Oysa ben çok severim sayıları. Hatta en çok da asal olanları. Kendisinden ve 1'den başka hiçbir sayıya bölünemeyen asal sayılar... Hiç onlara benzemiyorum ben. Onlar gibi bölünmez parçalanmaz olmayı isterdim. Oysa kaç kere bölündüm, parçalandım. Sonra da toplamaya çalıştım dağıttığım 1/5'imi 2/3'ümü. Kim bilir kaç parçamı da bir yerlerde kaybettim. Şimdi de kalan parçalarımla günlerdir aynı denizde yüzüyorum. Bir taraftan arınıyorum, bir taraftan balıklarla konuşuyorum ama karaya çıkamıyorum. 

Aslında denizin ortasında kalma hikayem kısaca şöyle... Çok güzel bir teknede yolculuk yapıyorduk, deniz bir harikaydı. Mükemmel bir maviliğin içinde kaptan yelkenlerini indirdi ve seyrüseferimize ara verdi. Sandım ki, durgun, dingin, güneşli, pırıl pırıl bir deniz sefası içindeyiz. Ama ne olduysa, birden ortalık karardı ve etraf bulutlandı. Bir fırtına kokusu sarmıştı ki, hiç beklemediğim bir anda kaptan, tekneye ağır geldiğimi adeta haykırarak beni denize itti. Yalvarmalarıma rağmen, sinsice, yelkenlerini açtı ve kendi gibi huysuz bir fırtınaya karışıp uzaklaştı.

Bir önemli ama eksik diğer hikayem ise şu... Ben küçükken merdivenlerden düşmüşüm. Abim de küçük tabi o zaman, benim düştüğümü görünce çok paniklemiş, koşarak merdivenlerden aşağı inip beni kucaklamış. Annem öyle anlatıyor yani, ben pek hatırlamıyorum. Acaba abimin benim için kaygılanıp bana sarıldığını hatırlasam hayatımda ne değişirdi? Sarılmak sıcak bir şeydir ya, sıcaklığı hatırlamak iyi olurdu belki. Merdiven kaç basamaklıydı ki? Ama neyse... Sonuçta hiçbirini hatırlamıyorum... Ya şimdi merdivenden düşsem, yine panikle sarılır mı ki? Merak ediyorum doğrusu... Kim bilir kaç gün oldu o günden beri, yani en son sarıldığımızdan beri... Hele bunu hiç saymak istemiyorum. Çok basamaklı bir sayı... İnsan birine sarılmaya hiç alışmadıysa nasıl olabilir ki zaten? Evet, çok merak ediyorum aslında ama bunun için merdivenden düşmeyi gözüm pek de yemiyor...

Son olarak... Merak ettiğim bir şey daha var. Kaptan acaba karaya indi mi sağlıcakla? Ve hiç de saymak istemiyorum bu günleri, ama... Ben daha kaç gün merak edeceğim bütün bu merak ettiklerimi?

9 Mart 2015 Pazartesi

Taze bir dünya hayali işte




Athena dinleyecektik birlikte! Hayal işte... Son olarak birbirimize bu sözü vermiştik... Aslında bir çok söz vermiştik de en sonuncusu buydu benim hatırladığım. Hayal meyal hatırlıyorum demek isterdim, ama henüz değil...

Sonra ben kendi kendime dinledim, söyledim. Hatta çok defa! Ankara-İstanbul arası 400 km lik şarkılar işte... 
Canım yanarak dinledim, herşeyi tersine çevirerek, yeniden yeniden başa sararak, yeniden dirilip yeniden yanarak... Ama nasıl anlardım ki başka canım yanmadan?

Yanlışa doğru demeden
Kendime yalan söylemeden
Yüzüne bakıp ağlamadan
Nasıl anlardım canım yanmadan
Beni bana hatırlatan yine bendim sonunda

Sonra yorulmak olmaz dedim, hayat ve yaşamak, su gibi akmak bir yanda, buz gibi donmak, ölmek ve kalmak öbür yanda.
Yeniden başlasam dibinden
Ne varsa, 
Yaşamak güzel, yeniden başlasam

Oysa her şey ama her şey nasıl da güzel başladı herkesin hayatında... İşler, arkadaşlıklar, aşklar, evlilikler, komşuluklar, doğumlar, emeklilikler, tatiller, yollar, okul, eğitimler. Hepsi ne kadar da sempatik, dolu dolu, heyecanlı baş-la-dı... 

Rutin hayat bu en büyük girdap
Dikkat et sempatik başlar
Antipatik ama enteresan alakam yok bunlardan
Vazgeçmediğim her şeyimi
Çöpe attım üstüne bastım
Anlatmakla olmuyor yaşaman lazım 

Yaşamak yarışına girerken, hırs girdi damarlara, çok değil, biraz sonra da gerçeklik unutuldu... 
Yaşamak sadece yaşamaktı aslında, yarışmak değil ki.
Yarışmak olsaydı bazılarımız sağ kalırdı sonsuza dek... Yani bence öyle olurdu...
Vazgeçemediğim şeylerden vazgeçmek zorunda kaldım sonunda...
Sonra da şunu söyledim kendime:
Bırak gitsin, savur hepsini okyanusa...

Yalandan okumuştum her şeyi
Ne kadar da boşlarmış oysa
Sahiplendiğin ne varsa
Savur hepsini okyanusa

Ne yapabilirdim ki affetmekten başka, çünkü hiç isyan edemedim ben, benim derdim hep kendimleydi. Elimden geleni iyi bilmek ve onu yapmakla ilgiliydi... Severken birini, "o" olabilmekti. Benim derdim, o serseri mayını aşka dönüştürebilmekti. Keşke kendi içindeki iyiyi görebilseydi, kendini görebilseydi bende. 

İsyanım yok can acıtana
Benim derdim başka
Uzakta bir yerde, sen gidince
Aklına geliyorsam eğer
Kendini görüyorsan bende
Yorma kafanı sen hiçbirine
Kime ne?

Yaşamak lazımdı, çok kavga ettik, çok yüz göz olduk. Çok ağır ve yalan davrandık. Ne arkadaşlıklar, ne aşklar kaldı ne de en güvendiklerimiz. Sahte ile tanışmıştık ve bu yüzden ayrılmamız gerekti sözde "fazla fazla" sevilmekten... 

Yok öyle yalan dolan, sahtekarlık yapmadan, yaşamak lazım
İki günlük dünyada değer mi dalaşmaya yaşamak lazım
Kandırmışlar herkesi aşkım sevgilim diye, ayrılmak lazım
Ne kadar zor olabilirdi ki biraz "haklısın" demek, haklı olmamaya veya savaşı kazanmamaya çalışmak, hatta savaşı yok saymak?

Bir geri adım atsan hayatın mı söner?
Zor olsa da denemeye değer

Çünkü,
Her şey güzel olacak, her şey güzel...

Ve ben yine sordum, bir ara yanarken kendime, "hayat bu kadar mı" diye? "Bence değil" dedi biri. Gerçek olmak gerek dedim ben de. Hatalarımı, zayıflıklarımı, güçsüzlüklerimi, kaybettiklerimi kabullenmek ve gerçek olmak... Sevmek mesela?

Hayat bu kadar mı?
Bence değil
Bir kaç sözüm var
Biraz senin gibi yıkılmayan duvarları var
Bazen esintili, bazen uzak yakınlarım var 

Ben böyleyim kendi yolumda

Hayatta benim
Her anımı yaşadıkça sevesim var
Aldırmam hiç yağmurlara
Benim güzel hatalarım var
Bir an bile vazgeçmedim
Kendi yolumdan 

Sonra düşündüm. Ben ne ara yanmıştım? Hayal meyal hatırlıyorum. 
Keşke dinleyebilseydik beraber bu şarkıları dediğim yol arkadaş(lar)ım... 
Artık hayal meyal hatırlıyorum.
Ege'ye doğru yol alırken zeytinliklerden geçerken, öylesine dinlerken, dalıp giderken. 
Yine bir keşke geçerken içimden, hayal meyal oluyorum...
Öylesine bir dünya hayali işte...
Benim sende yaşadığım, senin bende yaşadığın, gidenlerin yerini gelenlerin daha da çok doldurduğu yeşil ve taze bir dünya hayali...


31 Ocak 2015 Cumartesi

İnsanın Sekiz Yeteneği


"Gelişmiş insanların çok sakin bir nefes alış verişleri vardır. Normalde, dakikada elli kez nefes alır verirsiniz. Eğer dakikada on kez nefes alıp verirseniz son derece canlı olursunuz. Eğer dakikada beş kez nefes alıp verirseniz çok akıllı olursunuz. Eğer dakikada bir kez nefes alıp verirseniz yenilmez olursunuz. Nefesin gücü sizin denetiminizde olmalıdır."
                                          Yogi Bhajan


18 Ocak 2015 Pazar

Yeraltından Sesleniyorum, Topraktan...



Ne olursa olsun karşı koyamayacağız ona. Herşeye belki taş gibi, umursamaz, sert durup başkaldırabiliriz yeri gelince. Ama toprağa karşı değil. 

Ama orda bile dış görünüşümüze önem veriyoruz. En pahalı ve gösterişli mermerlerden yaptırma yarışındayız bedenlerimizin sonsuz uykuya daldıkları yatak örtülerini. Oysa çiçeğin açtığı, tohumun filizlendiği toprak o süslü mermer taşlarının altında da, en ucuz olanının altında da hep aynı. Hepimiz orda magmaya, yeryüzüne, güneşe, üzerimizdeki çiçeklerin köklerine eşit uzaklıktayız. Maddeci zihinlerimizin uydurduğu maddeci kademeler, kavgalar yok. Herkesin eşit olduğu ve eşit bir şekilde doğaya yeniden karıştığı, yağmurun dokunuşuyla kokuların değiştiği, ruhların arındığı yeraltı dünyası. 

Ne güzeldir ki kavgaların hırsların bittiği yerdir orası. 

Ne acıdır ki dünya gözünün kapandığı ve dilimizin sevdiğini haykıramadığı kadar sessiz bir yerdir orası.

O yüzden bir anlamı vardır elbet sevgiyle uğurlanmanın, güzel şeyler fısıldayıp dünya gözüyle gülümsemenin, vedalaşırken sarılabilmenin, seviyorum diyebilmenin, damarlara hırs dolu bir kalp uyuşturucusu enjekte etmek yerine, şefkatli bir ağrı kesici olabilmenin...


(Teyzemi Ziyaret)




8 Ocak 2015 Perşembe

Kıyım



Bazen ağaç budanır, güçlenmesi için.
Ağacın kurumuş dalları kesilir.
Hangi dalın kuruduğuna biz insanlar karar veririz.
Görebildiğimiz kadar sadece...

Bazen bir ağaç budanır, pencerenin önündeki manzarayı engellediği için.
O kendi güzelliğinden o kadar emindir ki, bir gün en güçlü dallarına baltayı yer.
Oysa, ona bakan gözler onu bir engel olarak görmüştür sadece...

Bazen de öylesine ağaçlar kesilir, yerine betonlar gelir, kağıt paralar gelir, hırs gelir, ego gelir.
Oksijen gider, yeşillik gider, güzellik gider, temizlik gider.
Buna ise kıyım denir sadece...

Hangisi olursa olsun, kimse hangi ağacın veya hangi dalın ne hissettiğini bilemez eğer görebildiği bir kütükten ve yapraktan ibaretse sadece...




İstanbul... Karlı bir günün sabahı...

23 Aralık 2014 Salı

Gündönümü - En Uzun Gece

Çiçekçi otelin önüne arabayı yanaştırır ve içinden dev bir çelenk indirir.
Üzerinde "1708 numaralı odada ölen kızın anısına" yazmaktadır...


Hazin kanlı veya siyah bir hikaye değil bu. Ama anlatmayı seviyorum. İçinde yılların hapsolduğu değişik duygular var. Korku, sevgi, kibir, bağımlılık, zayıflık, güven, güvensizlik, sadakatsizlik, tutarsızlık, tutku var. Mazoşist, hümanist, sadist, narsist dürtülerin savaşını anlatan ve tabi sonu ölümle sonuçlanan küçük bir hikayecik.

Burası, güneylerde, Akdeniz'in güzel sahilleriyle bakışan, oldukça güzel bir otel aslında. 23 aralık gününü 24 aralık gününe bağlayan bu uzun gecede (gündönümü), bu güzel otelin 1708 numaralı odasının loş ışığına yerleşen kız ise eşyalarını bir kenara atmış, hayattan tedirgin bir şekilde yatakta oturmaktaydı. Telefona bakarken, aramakla aranmamak arasında gidip gelmekte, saatler hızlıca 11'e yaklaşırken, içi giderek yalnızlaşmaktaydı. O gece de yine daha önceki geceler gibi her şeyden korkuyordu. Bir çok insan gibi, klasik bir duygu yerleşikti aldığı nefeslerinde; kalmak istemiyordu, gitmekse zor geliyordu. Ellerine, gözlerine, aklına, gücüne ve en kötüsü de kalbine güvenmiyordu. Aldatıldığı aklının ucundan bile geçmiyordu, zaten aldatılmak ne demekti ki? Yatağın diğer ucundaki telefona baktı bir süre, sonra eline aldı ve aramaya başladı...

Derken odanın kapısı telaş içerisinde çalmaya başladı. Zaten korkuyordu, bu kapı sesiyle gözleri iyice açıldı. Kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu. Kim gelmiş olabilirdi ki?

"Yok canım o olamaz, henüz olmaz" diye geçirdi içinden.



Yok olmaz erken daha, biraz geç kalın ne olur
Hiç hazır değilim henüz...
Ne olur baharlarımı bırakın bir süre daha
Tanıdık değil bana güz...

Odanın ışıkları loştu. Belki güzel bir odaydı ama o farketmiyordu. Sadece kapıya odaklanmıştı, bir de soğuk duvarlara. Kapı ona, o kapıya bakıyordu. Birden dışardaki ses "hemen kapıyı açman gerekiyor, artık kaçamazsın" diye bağırdı. Sesi tanımıştı aslında, yabancı değildi. Korkuyordu, olamazdı ki, henüz çok erkendi... Neden neden neden? Neden bu kadar erken? Böyle anlaşmamıştı hayatla. Onu içeri almak istemiyordu ama çok inatçıydı, gitmeyecekti. Besbelli bu gece uzun olacaktı...

İstemeden de olsa kapıya doğru yöneldi, gözlerini kırparak korku ve endişe içinde delikten baktı. Evet gerçekten oydu. Ama neden?

Ölüm her aklına geldiğinde
Ah edip, vahedip inleme
Bu halinle tanrıyı incitmiş olacaksın
Ecel kapını çaldığı zaman, evi telaşa verme
O geldiği zaman, sen gitmiş olacaksın

"Delikten baktığını biliyorum, kapıyı artık açar mısın" diye tekrarladı dışardaki adam. Kapıyı açmaktan başka ne yapabilirdi ki? Henüz hiç bilmediği, tatmadığı bir teslimiyet duygusunu kalbine buyur etmeye hazırlanıyırdu. Bugüne kadar hiç teslim olmamıştı. Kız elini titreyerek kapının koluna götürdü ve yavaşça tuttu. Durdu, düşündü yeniden ama ne yapsa da bu adamla anlaşamayacaktı bu gece, onu ikna edemeyecekti. O ne isterse yapmak zorundaydı Kapının kolunu indirirken, işte o film şeridi hızlıca akıp gitti yanından...

Sevildiği günleri, sevmediği insanları düşündü, kalbini düşündü, aklını düşündü, yaşadıklarını ve yaşayamadıklarını, izlediği dizilerin henüz çekilmemiş bölümlerini, göremeyeceği teknolojik gelişmeleri, sahip olduklarını, gittiği yolları, hiç gitmediği ama gitmek istediği sahilleri... Hafızası bile tam dolmamıştı, biriktirecek ne çok anı vardı... Hayallerini, dostlarını, ailesini düşündü ve hissetti: bu gece uzun ve "son" olacaktı...

Kapının kolu iyice indiğinde çıkan kilit sesiyle dünya tabiki yankılanmadı ama onun dünyası biraz sarsıldı. Kapıyı hafifçe aralarken başını kaldırdı ve kapıda onu bekleyen adamla gözgöze geldi. Adam kapıyı itti kızın üzerine doğru ve kız birden sendeledi. Yere düşmek üzereydi ki adam kızı kolundan yakaladı ve yatağa doğru itti. Kız korku ve panik içindeydi. Ağlamaya başladı. Anlamıyordu. Bütün bunlar neden oluyordu?

"Bu bedenden artık gidiyorsun, bu gece son" dedi. Adam ona "git" dedi. "Bu dünyadan git" dedi.
Kız uyuşmaya ve kıvranmaya başladı, sonuçta ona karşı gelemezdi, adam güçlüydü. Sigara yaktı arka arkaya. Odanın loş ışığının ve beton duvarlarının arasında bu acıyı çekecekti. Ayrılmak hiç de kolay değildi. O kadar bağlıydı ki bedenine, milyarlarca hücreden kopmak hiç de kolay olmayacaktı. Tek tek kopuşunu izlemek, hissetmek ve savaşmak çok acıydı.

Bugün hesap günü vakit tamam
Son ışıklar söner biter akşam 
Dışında karanlıkların dışında yalnızlıkların 
Hep kendi yolunda yürür zaman.

Gündönümü gelmişti, bu geceden sonra geceler kısalacaktı belki ama bu gece çok uzun ve çok zor olacaktı... Ama savaş çoktan başlamıştı, gecenin gündüzle savaşı... Gecenin gündüze boğun eğmemek için çabası...

Kızın elleri, kolları uyuşmaya, gözleri ise şişmeye başlamıştı. Adam ise sadece izliyordu, belki o da haklıydı. Kız iyi bakamamıştı bu emanete, teslim etmesi gerekiyordu mutlaka. Teslimiyet duygusu nefesinden içeri, kalbine girmeliydi artık. Oysa nefes alamıyordu sanki. Havadaki oksijen ve azot oranı ve hatta diğer gazların oranı ders kitaplarında yazdığı kadardı ama sanki onun ciğerlerine başka bir şey dolmaktaydı.

Hava kirli gibiydi,

1708 numaralı oda ise soğuk ve loş bir odaydı.

Kızın ciğerlerindeki alveoller büzüşmeye başladı. Nefesin olmadığı yerde ölüm vardı. Birbirlerine baktılar, kız kıvranmaya başladı. Midesi, gözleri, bacakları, beyni her yeri uyuşuyordu. Onu sevenleri düşündü, sevmişler miydi ki gerçekten? Yoksa sevmiş gibi mi yapmışlardı? Ya da sevmişlerdi de sonra birden vaz mı geçmişlerdi? Aldatmışlar mıydı? Peki ya o kendini ne kadar seviyordu? Belki de kendi kendini aldatmıştı. Aklını kaçırmak üzereydi...

Kaç mevsim aşk pazarında geçti yalanlarla
Düş sattım aldanmışlara
Aklım kaçıverdi elimden bir gece vaktiydi
Sevdiğim başka sevenim başka

Bütün bunlar ne için oluyordu, ne kadar hazırlıksızdı, ama bu emanete iyi bakmamıştı. Suçluydu belki de, hatalıydı, yanlıştı. Çok kızdı birden kendine. Hem kendisini sevmiyordu hem de bu bedeni fazlasıyla hırpalıyordu. Kıvranarak fırladı yataktan, kendini çıkarmaya çalıştı bu bedenden. Kanlı bir ayrılık değildi bu, sadece zordu. Ama farketti ki kalbi çoktan bırakmıştı onu. Çok yorgundu kalbi, çok çarpmıştı boşuna... Kalbine baktı, onu çoğu zaman dinlemişti, ama son zamanlarda onu çok yormuştu, dışlamıştı. Kalbi yanmıştı, ona zaten çoktan küsmüştü.
Aşk bitti
Elimden sanki minik bir balık kayıp gitti


1708 numaralı odada o gün sessizce kıvranarak ölen bu kız çok düşündü niye öldüğünü... Oysa cevabı çok basitti...


Ben ölmeden önce, bir sürü dostum vardı
Ben ölmeden önce, bir sürü düşüm vardı
Ben ölmeden önce, bir sürü aşkım oldu
Ben ölmeden önce, bir sürü hatam oldu

Ölüm, yeniden doğmak içindir.

Bazen bir yabancıdır o. Bazen çok yakındır, sevgi doludur. Bazen korkunçtur, bazen sevimlidir. Bazen büyüktür, bazen çocuk, bazen arabadır, trendir, uçaktır... Bazen uzun süre yanınızda kalır, bazen bir anda çıkar gelir. Bazen evinizde yaşar, bazen sokakta köşe başında bekler, bazen de kapıdadır. Anlamazsınız, sizin elinizden tutarken sizi bir adım daha ölüme yaklaştırır.

Sonuç olarak: Herkesin Azrail'i başkadır. 

23 aralık, 24 aralık'a bağlandığı gece, gündönümüdür. Bu uzun geceden sonra geceler dakikalarını gündüzlere emanet edecek, gündüzler dakika dakika yerleştikçe, herşey daha görünür olacak, yeni bir çiçek açacak, yeni bir nefes alınacaktır. Her gündönümünde bu böyle olmuştur. Her gecenin güneşe boğun eğdiği gibi, her ölüm de yeni bir doğuma boyun eğecektir.
                                                                                                                         

Ölmeden önce ölünüz (Mevlana)

6 Aralık 2014 Cumartesi

Eski Sevgiliden Kalma Eşyalar Müzesinde Sergilenen Yıllanmış Şarap





Eski sevgiliden kalma eşyalar müzesi yıkılacakmış dediler, ben de hemen gittim. Müzeye bağışladığım özenle tadarak alınan ve birlikte içme hayalleri kurulan bir şarap vardı. Madem müze yıkılıyor, şarabı müzeden alayım da artık orada hapsolmasın, kapağı açılsın, önce buruk kokusu çıksın istedim.

Sonra da sindire sindire içmek... İçeyim ki, sarhoş olayım biraz, hatta hızlı içeyim de uyuşayım istedim.

Şarap molekülleri kanıma karışıp hücrelerime girerken, hücrelerimde yer etmiş artık sadece tortusu kalmış bir kaç anının da hücrelerimi terketmesini ve alyuvarlarımla kalbime taşınmasını burda ise buharlaştıktan sonra nefes yoluyla dışarı atılmasını istedim.

Bu şarap aslında çok acılı bir aşk hikayesinin simgelerinden biri değil. 
Sonuçta ne Çalışkuşu romanında, yaşlı bir kadınla aldatılan Feride gibi Anadolulara sürükledi, ne de Aşk-ı Memnu'daki korkak Behlül yüzünden çaresiz kalan Bihter gibi intiharlara. Ama benim canımı acıttı!

"Eski sevgilin bu şarabı aldıran kadınla kaçmış" diyenler oldu... Feride gibi yaşlı bir kadınla aldatıldım sanırım :( Bu şarap bazen aldatılmışlığımı hatırlattı, bazen de iyi kalpli adamın kurt adama dönüşünü... Kendinden korkan kurt adam!

Ama şarabın ne suçu vardı, ya da müzedeki diğer eşyaların. O eşyaları da aldım. Şarabı içtim, ama diğer eşyaları saklıyorum. Torunlarıma vasiyetimde yazacağım, bu eşyaların Anadolu MedeniyetSİZleri Müzesi'ne bağışlanmasını.

Şimdi hafiften kötü cümleler de kurdum ya, kimse üstüne alınmasın, bu hikayedeki kimseye ne iyi ne kötü demiyorum, suçlamıyorum. Sonuçta, şarabı benimle içmek istemedi, ne bu şarabı ne başka bir şarabı. Olay bu kadar basit! Ayrıca bu çok acılı bir aşk hikayesi de değil, sadece benim canım biraz fazla acıdı. Hem bunlar benim duygularım. Ve benim duygularım kimseyi çok kötü, iyi, önemli, mükemmel, harika, sevgisiz, kaba, kibar, sevgi dolu veya nefret dolu yapmıyor. Tekrar söylüyorum, kimse üstüne alınmasın, hiç kimse suçlu değil, ben de o da, diğerleri de. Herkes bazen iyi, bazen kötü... Herkes seviyor, bazen de sevmiyor. Herkes normal insan yani ve normal insan gibi davranıyor.

Hele de en masumu bu şarap. Ve bu şarap, hiç ama hiç suçlu değil :)


16 Kasım 2014 Pazar

Metroda Patlama


       

Az önce metroda meydana gelen patlamayı duyan oldu mu ki? 
Çok büyük bir patlama oldu. Yerin kaç metre altında olduğunu bilmiyorum ama çok derinlerde bir yerde. Belki de çok derinde olduğu için ses gelmemiş olabilir. Belki de sadece biraz sarsıntı hissedilmiştir, belki de kimse farketmemiştir.

Oysa ben ordaydım, hepsini gözlerimle gördüm. 

3 Kasım 2014 Pazartesi

Zaman, tekne, balık ve ben...


Tekne, balık ve denizin ortasında ben. Zaman şu an durdu. Bir boşlukta süzülüyorum. Bir tekneden çağırıyorlar da gitmiyorum. Şu an hiç bir şeyi hissedemiyorum. Aslında gidip o teknede bir masada tek başına oturmak var, hiç de zor gelmiyor. Ama denizin ortasında havada, süzülüyorum. Tatlı bir boşluktayım, başım ağrıyor ama mutluyum. Mutluyum çünkü şu an zaman durmuş gibi, aslında akıyor ama eksilmiyor, sanki bir süs havuzunda devir daim olan su gibi akıyor, hem de hiç azalmadan.

Sanki yer çekimi yok, aşağı inemiyorum. Uçuyorum sanki. Dünya, şu an mavi denizden ve mavi gökyüzünü görebildiğim şeffaf havadan ibaret. Yaptığım herşey güzel geliyor, sahip olduğum herşey güzel. Mutluyum çünkü en çok da zamana karşı olan aceleciliğimi hissetmiyorum.

Herkese ve herşeye eşit mesafedeyim, merkezdeyim ve kollarımla etrafımı çiziyorum. Ben artık zamana eşitim, zaman şu an benim etrafımda dönen bir çember. Kaygımı anladım, kaygım en çok zaman karşıymış meğer. Uydurulmuş ve adına saniye, dakika, saat, gün, ay, yıl ve asır dedikleri herşey aynı aslında; bir dakika bir asır gibi, bir yıl bir saniye gibi. Şu an uydurulmuş bu zaman dilimlerini hissetmiyorum. Herşey 360 derece dönüyor sadece...

22 Ekim 2014 Çarşamba

Aşk bunu yapmaya mecbur



Aşkın E hali - Feridun Düzağaç

Hiçbir şeyi senin kadar istemedim
Ama yetmiyor
Ne kadar istesem de 
Gözlerimdeki resmin
Gitmiyor!

Peki aşk bunu bana yapmaya mecbur mu?

Evet, aşk bunu yapmaya, ben de bunu yaşamaya mecburum. Daha iyi anlamak için, daha iyi görebilmek için. Daha iyi hissedebilmek için. Tertemiz olmak için. Daha çok sevebilmek, daha sıkı tutabilmeyi öğrenmek için. Kayıplarımın nedenini öğrenmek için, en çok da affederek devam edebilmek için...

Aşk bunu yapmaya, ben de aşkla yaşamaya mecburum. Olamayanı oldurmak için, olanı saklamak için bunu öğrenmeye mecburum. Kalbimi dibine kadar açıp göstermeye mecburum. 

Ne "oldum" diyebilirim bundan sonra, ne de "bittim" diyebilirim. Bir dizinin sonunu merak edercesine yaşıyorum, her geçen günüm arkası yarın kadar heyecanlı ve bana bunu aşk öğretti ve bana bunu öğretmeye mecbur. 

Aşk bunu yapmaya mecbur... 

Sonsuz yollarda beni yolcu yapmaya, bu yollarda topladığım tüm güzel çiçeklerimi korumayı öğreten aşk, beni benden almaya mecbur.

21 Ekim 2014 Salı

Duygusal Kemoterapi

Kanser sadece hücrelerimizde değil ki. 
Düşünce kanseri diye bir şey var yani.
Kanserde eğer operasyon yapılabiliyorsa hasta şanslı bile sayılabiliyor. Ama düşünce kanseri öyle değil. O bir kere başladı mı, operasyon imkansız artık... Bozuk hafıza malesef bıçakla kesilip atılamıyor...
Ve kemoterapi nasıl bozuk hücreleri öldürüyorsa, bozulmuş düşüncelere sebep olan anıların da benzer bir tedavi ile ölmesi gerekiyor. 

Duygusal kemoterapi...

Hiç bir yerde rastlamadım. Literatürde var mı emin değilim, hatta google'dan bile bakmadım. Şu an ben uyduruyor da olabilirim. Ama ben bu tedaviyi böyle adlandırmak istiyorum: duygusal kemoterapi. Normalde kemoterapi ilaçla tedavi anlamını barındırsa da bunun ilaçla ilgisi yok ve tıpkı kemoterapi gibi yan etkileri de var. Bazen çıldırasıya ağlamak, biraz unutkanlık, belki çok az hafıza kaybı...

Mesela benim beynimde kanserli düşünceler var. Duygusal kemoterapideyim uzun zamandır. Kanseri durduruyorum gibi, metastazı engellemeye çalışıyorum. Diğer temiz arınmış duygularımın ve sevgimin bozulmasını istemiyorum. Onlara da nüksetmesini istemiyorum.

Yorucu bir dönem. Bir yolculuk duygusal kemoterapi. Oldukça yorucu içsel bir yolculuk. Ama artık geri dönemem. Bu yolculuktan dönmem demek kine nefrete teslim olmam demek. 

Oysa ben kin, nefret, kıskançlık, kendini sevmeme, kırgınlık gibi kanserli düşüncelerimin tamamı ölsün, silinsin, yok olsun istiyorum artık. Sürekli serotonin, endorfin salgılamak istiyorum, Kanserli düşüncelerimin bu hormonlarla etrafını sarmak ve sonra onları yok etmek istiyorum. Herşeyi affetmek istiyorum. Bana nefretini bulaştırmaya çalışan, rengi kaçmış, gözümün içine bakamayan bütün gözlere de sevgimi göndermek istiyorum. 

Beyaz elbiseler giymiş ve yeşilliklerin üzerinde hayal ediyorum kendimi. Kötü olan herşeye ağlayarak da olsa teşekkür ediyorum ve sonra hayali bir ateşte yakıyorum hepsini. Toprağa gömüyorum ve bütün sevgimi gömdüklerime ve tabiki toprağa yolladıktan sonra izliyorum rengarenk çiçeklerin filizlenip açmasını... 

Ve artık, bundan sonraki her dakikam ve en önemlisi şimdi için aşılanmış ve bağışıklık kazanmış olmak istiyorum bu düşünce kanserine karşı. 


8 Ekim 2014 Çarşamba

Yaşım İstanbul...




Yaşım İstanbul olmuş.
Bu sene aynı İstanbul gibiydim...

Gerçek İstanbullu nasıl az bulunursa, gerçek ben de kayboldu.
İstanbul'daki kentsel dönüşüm gibi benim içimde de bir içsel dönüşüm başladı.
Kalbim, İstanbul Boğazı gibi ikiye ayrıldı, bir yarım kalabalıktı, bir yarım durgun.
Sürekli benden şikayet eden ama benden bir türlü kopmayan bir insan kalabalığı vardı içimde. Tıpkı İstanbul'da yaşayanlar gibi.
İstanbul gibi kirlendim, Gerçek İstanbullular nasıl korursa, ben ve benden olanlar, ailem olanlar korudular doğal güzelliklerimi...

Çok gürültülüydü içim, garip bir trafik vardı, sinir hücrelerim arasında. Bazen her şey çok kolay akıyordu, sessizlik hakimdi, bazen İstanbul trafiği gibi tıkanıyordu, herkes birbirine bağırıyordu...

Yağmurlar da çok yağdı, İstanbul'daki nem oranı kadar yüksekti gözlerimdeki nem oranı.
Bazen çok stresli ve karışık ve büyüktüm kalabalık ilçeleri gibi, Beşiktaş,Taksim gibi, bazen dingin, samimi ve sevimli Kuzguncuk gibi, bazen nostaljik, dar ve hüzünlü Beyoğlu gibi, bazen yalnız Adalar gibi, bazen ferah Kalamış gibi, bazen de soğuk Levent, Ataşehir gibi, bazen uzak Kartal, Pendik, Bakırköy gibi, bazen de yakın Kadıköy gibi...

Kimi yaka bulutluyken kimi yaka güneşli, beynimin sağı ve solu sanki...
Sabah bulutluyken akşam güneşli değişken hava durumu gibi.

İstanbul'un nabzı nerde atar bilinmez ya, bazen ben de bilemedim nabzımın nerde attığını... Kendini kaybetmiş ama bulmaya çalışan İstanbul gibi yaşadım, nefes alıp verdim,ve değiştim... Eski ben kalmadı, eski İstanbul kalmadığı gibi.

Artık yaşım İstanbul bitmek üzere... Yepyeni bir şey başlıyor. Çok içten, sevilen ve oraya gitmek isteyenlerin gerçekten gitmek istediği, terk etmek istemeyenlerin gerçekten terk edemediği, mutlu mu mutlu bir şehir var artık yakında.

Yaşım neyse ki İzmir olmak üzere...
Ve iyi biliyorum ki İzmir çok mutlu, sıcak, canlı, eğlenceli, sarhoş, tutkulu, sevgi dolu, aşık, biraz da çılgın deli dolu ve hayata çok bağlı...
Ve belki de en önemlisi içindeki düşmanlarını denize dökmüş bir İzmir :)

Tüm İzmirlilere sevgilerimle :)

29 Eylül 2014 Pazartesi

Cam Kenarı



Cam kenarı gibi olmalı yanımdaki...
Kafamı dayayıp, izlemeliyim onda gördüklerimi.
Bazen boz, bazen yeşil renklerine bakmalıyım.
Bazen gülümseyen ay çekirdekleri görmeliyim, bazen hiç tanımlayamadığım diğer meyve ağaçlarını, ama en çok da zeytin ağaçlarını.
Diğer insanları, yanımızdan geçenleri, uzaklardaki evleri görmeliyim, o evlerdeki hayatların nasıl olduğunu hayal etmeliyim.
Bazen gece olmalı yıldızlarına bakmalıyım, sonra uyumalıyım...

Cam kenarı gibi olmalı yanımdaki, güneşi girmeli gözüme, kamaştırmalı hatta...
Biraz açıp, belki de bulutlanmış havasından nefesime çekmeliyim, koklamalıyım.

Cam kenarı gibi olmalı, dayanıklı, yaslandığımda yorulmayan...
Ve sorduklarında tabi ki de onu istemeliyim. 

27 Eylül 2014 Cumartesi

Temurhan


        
        


Her zamanki gibi bir sabahtı. Balkona çıktım. Bilal'in dükkanına baktım. Bilal henüz dükkanını açmamıştı. Gidip gelip baktım. Öğlene kadar açmadı. Bir terslik vardı ama o zamana kadar ben terslik nasıl birşeydi belki de bilmiyordum.

Sonra gittim O'nu aradım. 1 hafta olmuştu görüşmeyeli. O zaman cep telefonu da yoktu ki, görüşememiştik işte. Küçüktük de. Ben daha 17, o ise 19. Aradım terslik nasıl birşey bilmeden...

Aradım... O yaslı günlerden sonra bir daha hiç ama hiç görmediğim halasının kızı açtı telefonu. Öyle bir çırpıda söyledi... Öldü dedi. Sabaha karşı kaybettik. 

Rüyamda görmüştüm oysa. Sokaklarda onu arıyordum ama bulamıyordum. Bilmeden gördüm bu rüyayı, ben rüyamda onu ararken onun yolunda ters giden birşeyler olmuş. Kaza geçirmiş. Nefesi bitmiş nasıl olmuşsa...

Sonra uzunca bir süre anlayamamıştım. Ölmek nasıl birşeydi? Bir sürü hücresi insanın nasıl bir anda ölebilirdi ki, anlamaya çalıştım. Anlayamadım. Milyonlarca hücre ve en yaşlısı daha 19 yaşında... Anlayamamıştım. Anlayabildiğim tek şey, Bilal'in dükkanı neden açmadığı olmuştu.

Temurhan Temur, masumiyetten ölmüştü bence. Güzel yeşil gözleri ve harika bir yüreği vardı. Yaşasaydı nasıl bir hayatımız olurdu bilmiyorum. Çok hisliydi, 19 yaşındaydı ama baktığının ötesinde yaşından çok büyük şeyler görüyordu. Eminim gönül gözü çok açıktı. 

Beni çok severdi. Son görüştüğümüzde ağlamıştı. İkimiz de biliyorduk ters giden birşeyler olacaktı. 

Ben de onu çok severdim... O gittiğinde ben en yakın arkadaşımı kaybettim. Kendine "Temurhan Temur" derdi, adı Temurhan olsun isterdi. O masumiyetten öldü ve ben onu tanıdığıma hiç pişman olmadım, çok ağlayıp, canım yanmasına rağmen. Çünkü, ben onu tanıdığım için böyleyim biraz da. Bir parçası da ona ait kalbimin aslında.

19 Eylül onun doğumgünüydü. Duyabilseydi beni ona şöyle derdim: 
"Doğum günün kutlu olsun, iyi ki doğmuşsun. İyi ki seni tanımışım ve sevmişim. Sayende çok güzel bakabiliyorum, belki de en çok senin sayende. Senin kalbinin bir parçası benim kalbimde halen atıyor. Belki de bu yüzden mi panik ataklar yaşadım bilmiyorum... Ama iyiyim, güzel bakıyorum. Teşekkür ederim sana. Senin yeşil gözlerinden de bakıyorum belki. Arada bir yine ters giden şeyler oluyor, ölümler, ölüler oluyor bazen ama masumiyetten değil senin gibi. Bazen de, en kötüsü Temurhan, kelebekler ölüyor içimde. Kelebekler diyorum Temurhan, ölüyor!"

25 Eylül 2014 Perşembe

Kar yağsa


Kar yağsa diyorum, olmaz mı?
Gülerken ağzımızdan biraz da buharlar çıka çıka fotoğraf çekinsek. Herkes kabuğuna çekilse soğuktan.

Bu kış bitmeden olsa herşey, değişsek, güzelleşsek...

Dersler bitmiş olsa artık, sınavları geçsek. 

Kar yağsa diyorum, olmaz mı? 
Kar yağarken pencereden baksak. Havanın sesini dinlesek, dinlensek biraz... Biraz daha dinlensek, çok az daha. Serin serin kar kokusunu içimize çekip ferahlasak.

Kar yağsa diyorum, olmaz mı? 
Üstümüze üstümüze yağsa da, bembeyaz olsak. Kayıp düşsek, gülsek biraz düşüşlerimize...
Yürüsek yolda ayak izlerimiz çıksa, sanki kocamanmış gibi...

Çocuk olup, kartopu atsak birbirimize hem de kulağımızın içine karlar girse soğuk soğuk, gıcık olsak...
Sonra da kardan adam yapıp burnuna havuç taksak, ona sarılsak :)


22 Eylül 2014 Pazartesi

Balat'ta bir genç

Balat'ta bir sandal

Balat'ta görülmüş en son. Ben görmedim. Göremedim. Öyle uzaktan yalan bir dünyadan geldi haberi. 

Balat'ta bir sandalın yanında öyle durmuş denize bakmış. Olanları düşünmüş. İyi mi kötü mü oldu hiç bilememiş. Hava soğukmuş... Balat'ın kirli sularında balık da yokmuş. Bir fotoğraf çekmiş. Deniz pismiş biraz. Deniz analarının, sandalların ve insanların arasında tek bir sandalın yalnızlığının fotoğrafını çekmiş. Soğuk güneşin denize yansıyan ışıkları da çıkmış fotoğrafta, ama aslında içi karanlıkmış. Ben görmedim, bilmiyorum. 


O kimmiş kendini bilmeden yürümüş. Unutmuş içini, sevdiğini, sevmediğini, hırçınlığını, tutukluğunu, ruhsuzluğunu, huzursuzluğunu, deliliğini ve yok olup gidişini. Oysa ben unutmadım, ama görmedim de...

Karışmış biraz. Özlemiş, nefret etmiş, kapatmış gözlerini, nefes almamış, hem ölmüş, hem öldürülmüş. Ama ben görmedim, ölmedim de...

Balat'ta bir adam görülmüş. Yabancıymış Balat'a? Niye gitmiş ki? Başka gideceği yer yok gibi. Ama bilmemiş evinin yolunu. Gitmiş uyumuş bir kış uykusu uyur gibi... Bir rüya görmüş. Ama ben görmedim, bilmiyorum... Ben sadece güldüm. Zorla da olsa güldüm. Bazen de kapattım gözümü rüyamda güldüm. 

18 Eylül 2014 Perşembe

Beni Fransa Kadar Sev!

Dünya haritasına baktım da, ne kadar batıya gidersen git, sonuçta doğuya geliyorsun.
Ne kadar uca gidersen git, diğer uca yaklaşıyorsun ve oraya geçiyorsun.

Çok büyük aşklar, "büyük sevgiler" nefrete, çok nefretler aşklara bu yüzden dönüşmüyor mu zaten?
Ne kadar çok temizlersen o kadar çabuk kirlenmiyor mu?
Ortada kalmak lazım bence, bütün uçlar arasında ince çizgiler var aslında.

Fazla batıya gitmeye gerek yok, ne zaman doğu tarafa geçtiğini anlayamazsın.
Beni çok sevmene de gerek yok, fazla batıya kaçmadan ortada kal mesela Fransa'da...

ve beni Fransa kadar sev!

8 Eylül 2014 Pazartesi

Unutmak istiyorum, Eylül gibi...

Unutmak istiyorum...
Kötü gözlü insanları.
Çok seviyorum deyip de bir gecede zihnimi kurcalayanları
Başarısızlıklarımı, kendimde başarısız saydıklarımı
Beni çalanları...

Unutmak istiyorum çok sevildiğimi sandığımı
Aldatıldığımı
En yakınlarımın düşmanlıklarını
Panik ataklarımı, korkularımı, intiharlarımı, yorgunluklarımı,
Öldüklerimi ve öldürdüklerimi
Dengesizliklerimi ve dengesizleri unutmak istiyorum.

Eylül gibi atmak yapraklarımı,
Yeniliğe hazırlanmak
Ve yepyeni başlamak istiyorum.
Sakin dingin dengeli
Eylül gibi