29 Eylül 2014 Pazartesi

Cam Kenarı



Cam kenarı gibi olmalı yanımdaki...
Kafamı dayayıp, izlemeliyim onda gördüklerimi.
Bazen boz, bazen yeşil renklerine bakmalıyım.
Bazen gülümseyen ay çekirdekleri görmeliyim, bazen hiç tanımlayamadığım diğer meyve ağaçlarını, ama en çok da zeytin ağaçlarını.
Diğer insanları, yanımızdan geçenleri, uzaklardaki evleri görmeliyim, o evlerdeki hayatların nasıl olduğunu hayal etmeliyim.
Bazen gece olmalı yıldızlarına bakmalıyım, sonra uyumalıyım...

Cam kenarı gibi olmalı yanımdaki, güneşi girmeli gözüme, kamaştırmalı hatta...
Biraz açıp, belki de bulutlanmış havasından nefesime çekmeliyim, koklamalıyım.

Cam kenarı gibi olmalı, dayanıklı, yaslandığımda yorulmayan...
Ve sorduklarında tabi ki de onu istemeliyim. 

27 Eylül 2014 Cumartesi

Temurhan


        
        


Her zamanki gibi bir sabahtı. Balkona çıktım. Bilal'in dükkanına baktım. Bilal henüz dükkanını açmamıştı. Gidip gelip baktım. Öğlene kadar açmadı. Bir terslik vardı ama o zamana kadar ben terslik nasıl birşeydi belki de bilmiyordum.

Sonra gittim O'nu aradım. 1 hafta olmuştu görüşmeyeli. O zaman cep telefonu da yoktu ki, görüşememiştik işte. Küçüktük de. Ben daha 17, o ise 19. Aradım terslik nasıl birşey bilmeden...

Aradım... O yaslı günlerden sonra bir daha hiç ama hiç görmediğim halasının kızı açtı telefonu. Öyle bir çırpıda söyledi... Öldü dedi. Sabaha karşı kaybettik. 

Rüyamda görmüştüm oysa. Sokaklarda onu arıyordum ama bulamıyordum. Bilmeden gördüm bu rüyayı, ben rüyamda onu ararken onun yolunda ters giden birşeyler olmuş. Kaza geçirmiş. Nefesi bitmiş nasıl olmuşsa...

Sonra uzunca bir süre anlayamamıştım. Ölmek nasıl birşeydi? Bir sürü hücresi insanın nasıl bir anda ölebilirdi ki, anlamaya çalıştım. Anlayamadım. Milyonlarca hücre ve en yaşlısı daha 19 yaşında... Anlayamamıştım. Anlayabildiğim tek şey, Bilal'in dükkanı neden açmadığı olmuştu.

Temurhan Temur, masumiyetten ölmüştü bence. Güzel yeşil gözleri ve harika bir yüreği vardı. Yaşasaydı nasıl bir hayatımız olurdu bilmiyorum. Çok hisliydi, 19 yaşındaydı ama baktığının ötesinde yaşından çok büyük şeyler görüyordu. Eminim gönül gözü çok açıktı. 

Beni çok severdi. Son görüştüğümüzde ağlamıştı. İkimiz de biliyorduk ters giden birşeyler olacaktı. 

Ben de onu çok severdim... O gittiğinde ben en yakın arkadaşımı kaybettim. Kendine "Temurhan Temur" derdi, adı Temurhan olsun isterdi. O masumiyetten öldü ve ben onu tanıdığıma hiç pişman olmadım, çok ağlayıp, canım yanmasına rağmen. Çünkü, ben onu tanıdığım için böyleyim biraz da. Bir parçası da ona ait kalbimin aslında.

19 Eylül onun doğumgünüydü. Duyabilseydi beni ona şöyle derdim: 
"Doğum günün kutlu olsun, iyi ki doğmuşsun. İyi ki seni tanımışım ve sevmişim. Sayende çok güzel bakabiliyorum, belki de en çok senin sayende. Senin kalbinin bir parçası benim kalbimde halen atıyor. Belki de bu yüzden mi panik ataklar yaşadım bilmiyorum... Ama iyiyim, güzel bakıyorum. Teşekkür ederim sana. Senin yeşil gözlerinden de bakıyorum belki. Arada bir yine ters giden şeyler oluyor, ölümler, ölüler oluyor bazen ama masumiyetten değil senin gibi. Bazen de, en kötüsü Temurhan, kelebekler ölüyor içimde. Kelebekler diyorum Temurhan, ölüyor!"

25 Eylül 2014 Perşembe

Kar yağsa


Kar yağsa diyorum, olmaz mı?
Gülerken ağzımızdan biraz da buharlar çıka çıka fotoğraf çekinsek. Herkes kabuğuna çekilse soğuktan.

Bu kış bitmeden olsa herşey, değişsek, güzelleşsek...

Dersler bitmiş olsa artık, sınavları geçsek. 

Kar yağsa diyorum, olmaz mı? 
Kar yağarken pencereden baksak. Havanın sesini dinlesek, dinlensek biraz... Biraz daha dinlensek, çok az daha. Serin serin kar kokusunu içimize çekip ferahlasak.

Kar yağsa diyorum, olmaz mı? 
Üstümüze üstümüze yağsa da, bembeyaz olsak. Kayıp düşsek, gülsek biraz düşüşlerimize...
Yürüsek yolda ayak izlerimiz çıksa, sanki kocamanmış gibi...

Çocuk olup, kartopu atsak birbirimize hem de kulağımızın içine karlar girse soğuk soğuk, gıcık olsak...
Sonra da kardan adam yapıp burnuna havuç taksak, ona sarılsak :)


22 Eylül 2014 Pazartesi

Balat'ta bir genç

Balat'ta bir sandal

Balat'ta görülmüş en son. Ben görmedim. Göremedim. Öyle uzaktan yalan bir dünyadan geldi haberi. 

Balat'ta bir sandalın yanında öyle durmuş denize bakmış. Olanları düşünmüş. İyi mi kötü mü oldu hiç bilememiş. Hava soğukmuş... Balat'ın kirli sularında balık da yokmuş. Bir fotoğraf çekmiş. Deniz pismiş biraz. Deniz analarının, sandalların ve insanların arasında tek bir sandalın yalnızlığının fotoğrafını çekmiş. Soğuk güneşin denize yansıyan ışıkları da çıkmış fotoğrafta, ama aslında içi karanlıkmış. Ben görmedim, bilmiyorum. 


O kimmiş kendini bilmeden yürümüş. Unutmuş içini, sevdiğini, sevmediğini, hırçınlığını, tutukluğunu, ruhsuzluğunu, huzursuzluğunu, deliliğini ve yok olup gidişini. Oysa ben unutmadım, ama görmedim de...

Karışmış biraz. Özlemiş, nefret etmiş, kapatmış gözlerini, nefes almamış, hem ölmüş, hem öldürülmüş. Ama ben görmedim, ölmedim de...

Balat'ta bir adam görülmüş. Yabancıymış Balat'a? Niye gitmiş ki? Başka gideceği yer yok gibi. Ama bilmemiş evinin yolunu. Gitmiş uyumuş bir kış uykusu uyur gibi... Bir rüya görmüş. Ama ben görmedim, bilmiyorum... Ben sadece güldüm. Zorla da olsa güldüm. Bazen de kapattım gözümü rüyamda güldüm. 

18 Eylül 2014 Perşembe

Beni Fransa Kadar Sev!

Dünya haritasına baktım da, ne kadar batıya gidersen git, sonuçta doğuya geliyorsun.
Ne kadar uca gidersen git, diğer uca yaklaşıyorsun ve oraya geçiyorsun.

Çok büyük aşklar, "büyük sevgiler" nefrete, çok nefretler aşklara bu yüzden dönüşmüyor mu zaten?
Ne kadar çok temizlersen o kadar çabuk kirlenmiyor mu?
Ortada kalmak lazım bence, bütün uçlar arasında ince çizgiler var aslında.

Fazla batıya gitmeye gerek yok, ne zaman doğu tarafa geçtiğini anlayamazsın.
Beni çok sevmene de gerek yok, fazla batıya kaçmadan ortada kal mesela Fransa'da...

ve beni Fransa kadar sev!

8 Eylül 2014 Pazartesi

Unutmak istiyorum, Eylül gibi...

Unutmak istiyorum...
Kötü gözlü insanları.
Çok seviyorum deyip de bir gecede zihnimi kurcalayanları
Başarısızlıklarımı, kendimde başarısız saydıklarımı
Beni çalanları...

Unutmak istiyorum çok sevildiğimi sandığımı
Aldatıldığımı
En yakınlarımın düşmanlıklarını
Panik ataklarımı, korkularımı, intiharlarımı, yorgunluklarımı,
Öldüklerimi ve öldürdüklerimi
Dengesizliklerimi ve dengesizleri unutmak istiyorum.

Eylül gibi atmak yapraklarımı,
Yeniliğe hazırlanmak
Ve yepyeni başlamak istiyorum.
Sakin dingin dengeli
Eylül gibi

7 Eylül 2014 Pazar

Ay Büyürken

Ay büyürken, ben eve döndüm
Sevdiklerimi sevmediklerimi düşünüp oynadım bolca...
Bi de şarkılar söyledim çokça...

Ay büyürken ben bugün çok içtim aslında
Özüme döndüm, mutlu oldum.
Yanmışlarım yakılmışlarım olsa da gülüp geçtim kahkahayla

Ay büyürken ben bu gece baktım bulutlara
Yağdım yağmurcasına
Korudum beni
Gökyüzü gibi açıldım kendi etrafıma

Ay büyürken ben, bıraktım herşeyi dolunayın akışına
Yıldızlardan gece lambası yaptım
Ve güzel bir rüyaya uykuya daldım :)

24 Ağustos 2014 Pazar

Ben ne istersem o olur belki

Bugüne kadar garip bir şekilde ben ne istediysem oldu.
Aklıma gelen başıma da geldi.
Milli piyango gibi şeyler de oldu. Olmaz denilen şeyler...
Hayat benim yarattığım bir oyun olabilir mi acaba diye merak ediyorum bu aralar.
Çünkü ben benim gördüğüm kırmızıya kırmızı derken, belki de siz benim mavi gördüğüme kırmızı diyorsunuz. Kimsenin gözünden bakamadığım için bilmiyorum, gerçekten var mı bütün bu gördüklerim, yoksa herşey benim zihnimde mi oluşuyor? Sonuçta size sorsam benim gördüğümü  görüyor musunuz diye "evet görüyorum" diyeceksiniz. Ama zaten bozacının şahidi şıracı değil mi? Belki siz hayır diyorsunuz belki ben evet algılıyorum, ya da belki evet diyen birini görüyorum sadece. Bazen gerçek olan hangisi bilmiyorum. Ama bu aralar denemeye başladım. Hayat gerçekten bir oyun mu? Ne istersem olacak mı? Zihnimi değiştiriyorum, oyun oynuyorum onunla. Yukarda ve dünyada sınırsız bir kaynağın olduğunu farkederek yapıyorum bunu. Sanki istediklerimiz orda duruyor ama onlarla bağımız yok sadece. O bağları kurmaya çalışıyorum.

Korkularımız, bazı şeyleri kendimizden uzaklaştırıp onlarla bağlarımızı kopartabiliyorsa, sevgimiz ve cesaretimiz de tam tersini yapmamızı sağlayabilir bence.

14 Ağustos 2014 Perşembe

Kalp ile Zihin

Ben balık burcuyum diye yıllarca hor görüldüm :) Duygusalsın, kırılgansın diyen bir sürü insan. Ee ben seçmedim balık burcu olmayı, 12 martta doğmayı filan. Ama bence en doğru günde doğmuşum. İyiki de balık burcuyum. İyi ki de duygusalım. Sanki duygusal olunca aklımı kullanamıyomuşum gibi her ağladığımda bana çocukmuşum gibi bakan insanlar. Yani tuhaf bence. Ağlamak güzeldir yani, ben ağlayıp rahatlıyorum. Ağladığım için de zekamdan bir gıdım kaybetmedim.

Ama beni esas kalbim mi ağlatıyor, zihnim mi bilemiyorum artık. Bu senenin ocak ayından beridir kendimi arama telaşı içindeyim. Kaybolduğum için değil, kendi içimde kendimi arıyourm. Esas ben ne yapmak isityor, ne hissediyor. Kalbim ne diyor, zihnim ne diyor? Bu dönemde okuduklarım, hissettiklerim ve daha birçok şey beni kalbime daha çok döndürdü. Zihnimin ise sürekli paket paket kötü olayları gözüme soktuğunu gördüm. Şimdilerde en çok yapmaya çalıştığım şey kalbimi daha çok çalıştırmak, zihnimi rölantiye almak. 

Konu sayılar olduğunda bile kalben yaklaşıyorum. Sayıları da pek çok severim. Onlarla da çok duygusal bağlarım var, en çok da asal olanlarla. Kimsenin bölmeye gücünün yetmediği asal sayılar. Ya da çarpanlarına ayrılamayan çok büyük sayılar, mükemmel sayılar, doğal sayılar, irrasyoneller ve karmaşıklar. Hepsi de birbirinden güzel :) Aralarındaki ilişkileri bulmak da duygusal bir iş. Gönül ister, şu matematik. Sevmezseniz zihniniz de asla onu anlamaz.

Ne diyordum kalbim sen kal dünyada, aklım da, fikrim de sana uysun. Gözlerim kalpten baksın, burnuma güzel kokular gelsin. Ellerim rüzgara karşı savrulsun kanat gibi, sanki uçuyor gibi. Duyduklarım kalbimden geçsin önce. Zihnim beni yanıltmasın. Gördüklerime de duyduklarıma da değil, sadece kalbime inanayım. Hislerime :)


Kızmıyorum

Şimdi ben kötü şeyler yaşadım diye kızgın mı dolaşmalıyım? Küfür mü etmeliyim? Beddua mı? Niye böyleyim ki hiç kimseye kızamıyorum? 

3 Temmuz 2014 Perşembe

Satranç

Şah ve mat dedi:

Evet yenildim nolmuş ki? Bu ne hırsmış anlamadım. Oyunun bitmesini isteyen birine, bu kadar yenmek isteyen birine zaten kolayca yenilsem bu oyundan zevk alabilir miydi? En büyük hatayı ben, bu oyuna devam etmekle yaptım. En başından kaptırsaydım şahımı ve bir seferde bitirseydim oyunu, böyle olur muydu?

27 Haziran 2014 Cuma

Ayrılığın Mutluluğu

Çok garip bir şeymiş bu ayrılık.
İlk güne ait çırpınışlarımı hatırlıyorum, sanki bir film karesi gibi...
O ayrılığı yaşayan kız değilmişim gibi, odanın tavanından bakıyorum sanki, yatakta dönüşümü görüyorum. Bir sağa bir sola çaresizce. Allahım kimse yok. Gecenin bir körü yani. Uyuşuyorum, ama uyuyamıyorum. Hep ağlıyorum. 


Zavallı kız...

Sabah aynağa baktım. Yüzüm bir canavara dönmüş. Korkunç...
Makyaj bile değiştiremedi o canavar şiş halimi...
Galiba karnımda pırpır eden kelebekler ölmüştü. Bir sürü kelebek ceseti vardı midemde. Yemek yiyemedim tam 3 hafta...
Günler böyle çaresiz ve ağlamaklı geçti.
Gittiğim heryer acı verdi, aptal bir AVM bile, baktığım herşey...
Zorla gezdim unutmak için.
Hiç kimseyi onun yerine koyamadım...
Her silinen resim içimi yaktı cayır cayır. 
Bu kimdi tanımıyorum? Ama duygusal işkence gördüm resmen... 
Neyse ki ölmedim... 

Saldırgan olmuştum, herşeye herkese saldırasım vardı ama hiç bir yere, hiç kimseye saldıramadım!!!
Nasıl sustuğumu anlatamam...
Hayatımda hiç kıskanmamıştım... Nerde kimle derken, içim içimi bitiriyordu...
Günahlarımdan arındım biraz, hatalarımdan arındım.
Cayır cayırdım ama dondum, buz gibiydim sanki yandım. Tuhaf, zıt ve karmaşıktı.

Off büyük acıymış, ellerim uyuştu, kollarım uyuştu, beynimde karıncalar filan yürüdü... Uyanmak çok acıydı, çok... İlk aklıma gelen şey. 6 ay her gün, her sabah, her dakika...
Acıdım kendime, kalbime. Nasıl acı çektik hep birlikte...

Sonra bugün, tam altıncı ay dönümünde birden arındım.
Galiba ben yeni ayrıldım, bugün ayrıldım.
Sevgiyle vedalaşıyorum ve affederek...
Anlayarak, hoşgörerek, çok içten güzel dilekler dileyerek...

Hoşçakal 6 ay, 1 yıl, 2 yıl
Hoşçakal otel
Hoşçakal ayrılık
Hoşçakal kavga, kırgınlık, kızgınlık
Bugün ilk defa tam olarak mutluluk var içimde
Ben birini sevmiştim, sonra intihar ettim, biraz da öldüm ve özgür olarak yeniden doğdum.

1 Haziran 2014 Pazar

Bakın atalar ne demiş?

Bize ne oldu diye düşündüm. Galiba acele işe şeytan karıştı...

Ben bir tencere, yuvarlanıp kapağımı buldum sandım ama iki cambazmışız ve bir ipte oynayamadık.

Ah ayrılık! Ölümden beter derlerdi de inanmazdım. Yine inanmadım çok fazla aslında. Zaman her şeyin ilacıdır, göz görmeyince gönül katlanır dedim ama unutmuşum işte. Aşkın gözü kördü ve ben hiç bir şey göremedim.

28 Nisan 2014 Pazartesi

Çok şey istemiyorum ki ben... Sadece saçım :)

Şu hayattan çok şey istemiyorum aslında. Saçım çabuk uzasın, bir de kıvırcık olsun, bi de parlasın, bi de çok kabarık olsun istiyorum. Çok mu?

Ee tabi parlak ve kıvırcık yapacak güzel bir şampuanım da olsun. Yani şampuanımı alacak kadar param, bir de saçıma yakışacak güzel kıyafetlerim ve ayakkabılarım olsun. Arada bir saçımın yanlışlıkla gireceği lezzetli bir yemeğim, çok sıcaklayınca onu ıslatacak suyum da olsun.
Unutmadan! Sabah işe gelir gelmez "Ayy bugün saçların ne güzel olmuş diyen" arkadaşlarım, kocaman da olsam saçını kurutmadan çıkma diye hafifçe kızarak tembihleyen annem ve babam olsun. Saçıma sıkılmadan fön çekecek eğlenceli bir kuaförüm, saçımı boyatınca geçecek minik depresif hallerim olsun.
Yazın saçlarımın rengini solduran güneşim, yüzdükçe saçımı sertleştiren tuzlu denizim olsun. Saçımı enseme yapıştıran yaz mevsimim, saçımı dağıtan rüzgarlı bir sonbaharım olsun, bi de saçıma papatya tacı yapabileceğim ilkbaharım olsun.
Yar saçların lüle lüle diye şarkılar söyleceğimiz eğlenceli akşamlarım, tüm kokusu saçıma sinecek sigaram, rakım, balığım olsun.
Saçımı boyattığımda farketmeyen ama benim saçlarımı koklamadan yaşayamayacak bir sevgilim olsun. Saçımı minik parmaklarının arasına alıp çekecek minik bebeğim olsun (saçları da bana benzesin tabii). İçimde, saç tellerim kadar çok sevgi olsun...
Her sabah aynaya baktığımda saçımı görebileceğim gözlerim olsun, saçımı savura savura yürüyebileceğim ayaklarım, saçlarımı sağ sola atabileceğim ellerim, arkasına koyabileceğim kulaklarım olsun.

Ve en önemlisi sabah uyanır uyanmaz saçımı yapacak kadar yaşama hevesim, sağlığım, huzurum olsun.

Çidolojik :)

26 Mart 2014 Çarşamba

Tadımız tudumuz

Tatlıyız bazen, tuzluyuz, ekşiyiz hatta acıyız.
İnsanız ama... Ve bazen karanlıkta boğuluruz sebepsiz.
Su gibiyiz...Bazen durgun, bazen dalgalı. Temizlerken kimi zaman birini, gün gelir boğarız en sevdiklerimizi.
Yok gibiyiz, var gibiyiz. Elimiz, ayağımız bazen nerede duracağını bilemezken, kalbimiz taş olur katılaşır aniden.
Nefretimiz, aşkımız, kinimiz, ahlaksızlığımız, hanımefendiliğimiz, beyefendiliğimiz, yalanımız dolanımız, doğrumuz, yanlışımız, öfkemiz şefkatimiz insan olduğumuzdan...
Sesimiz sessizliğimiz, çığlığımız dilsizliğimiz, isyanımız yakarışımız hep değişken.
Herşeyin bu dünyaya ait olduğunu bile bile esirgeriz birbirimizden...
Aydınlık da karanlık da içimizden gelir oysa ama hiç farkedemeyiz, hep dışardan zannederiz.
En önemlisi de; şimdi bu dünyalıyız, yani sadece şu anda, bir dakika sonrasını bile bilmeden...

Çidolojik

4 Mart 2014 Salı

Kurtuluş

Kurtuluş Savaşından çıkmış Türkiye gibiyim. Sanki yeni kurulmuş.

Vücudumun her yeri düşmanlar tarafından işgal edilmişti. Her bölgede isyanlar başlamıştı. Vahdettin kaçmıştı. Hasta adam diyorlardı bana. İçimde bir Kuva-yı Milliye oluşturuldu. Vücudumun değişik bölgelerinde düşman işgallerine ve ayaklanmalara karşı direnişler başladı. Her hücrem ayrı ayrı direniyordu. Haberler sinir sistemim aracılığıyla bir hücreden diğer hücreme taşınıyordu. Gitgide düzenli ordular oluşmaya başlamıştı vücudumda...

Kalbim ise Anzavur cephesi gibiydi. Kalbime giden damarlar düşmanlar tarafından resmen tıkanmıştı. Savaş günlerce sürdü ve günlerce süren bu kanlı mücadeleden galip çıkmayı başardım. Kanım kaynadı ve damarlarımın akıntılarında düşmalarım boğuldu. Bütün hücrelerimle barış anlaşması imzaladım. Köprüler, boğazlar ve iki ada bana kaldı. Ekonomi düzelmeye başladı. Savaş kalıntıları müzeye kaldırıldı. 

Şimdi bir bayram havası içimde. Kimse bundan sonra, gemisini alıp elini kolunu sallayarak geçemez benim denizimde!

Çidolojik

15 Şubat 2014 Cumartesi

Zaman Geç(me)

Yaralarımız kapansın diye zaman geçsin isteriz. Ama geçerken de yaşlandığımızı hissederiz.
Zaman, eski işimizi, kzıgınlıklarımızı, küslüklerimizi unutturur. Ama yenisini de katar...
Eski alışkanlıklarımızı, mutluluklarımızı, eski sevdiğimiz kıyafetleri unutturur. Ama yenisini de katar.

10 Şubat 2014 Pazartesi

Yağmur ile Kar

Bu sene yağmur da kar da yağmadı.
Ama ilk defa gökgürültülü kar yağdı, kim kime kızdı bilmiyorum ama kavga edip kaçtılar birbirlerinden. Olan bizlere oldu. Ne kar beyazlığı gördük, ne yağmur duruluğu...

Kimse içini dökmedi, bazen birlikte yağarlardı o da olmadı. İkisi de gitti başka diyarlara. Kara bulutları bıraktılar üstümüzde...

2 Şubat 2014 Pazar

Yokluğunda

Yokluğunda çok kitap satın aldım, ama okuyamadım... Sensiz kitap okumak bile çok sıkıcıydı...
Yokluğunda kahvaltı hazırlamadım hiç, kahvaltı yapamadım... Kaymak nutella bile çok tatsızdı...
Yokluğunda İstanbul Boğazı'nın akıntılarına baktım ve zamanı o akıntılara bıraktım...

18 Ocak 2014 Cumartesi

Narkoz

Ameliyata girmeden 1-2 hafta önce korkmaya başladım. Ama ameliyattan değil. Ameliyat sırasında aldığım narkoz bünyeme az gelir de farkında olmadan uyanıp tüm bıçak acısını hissederim diye. Ve doktorlar bu uyanıklığımı da farketmezler diye.

1-2 hafta önce alkölü kestim ve sigarayı da nerdeyse hiç içmedim. Ama rüyalarımda hep ameliyat öncesi uyandım. 

Şimdi de ameliyatta narkoz alıp uyanmış gibiyim. Bütün bıçak seslerini ve acısını duyuyorum. Bir sürü şey söylüyorum ama duymuyor kimse. Çünkü aslında halen uyuşuğum, konuşuyorum sanıyorum aslında ama sesim kendime duyuluyor sadece. Yani beni biraz daha uyuşturun ya da bitsin bu ameliyat!